UA-59523964-1
30130
26/05/2015, 14:39

Hasan Dağı Tırmanışı 21/06/2014

20 Haziran 2014 Perşembe günü çadırlarımızı, matlarımızı ve zirveye izimizi bırakacak olan okulumuzun flamasını arabanın bagajına yerleştirdikten sonra; Murat SERT, Murat YETİK ve Turan GÜLLÜ olmak üzere saat 10:30 gibi İzmit’ten yola koyulduk. Haziran ayının güneşi ile başlayan yolculuğumuz, Bolu yakınlarında aracın sileceklerinin silmeye yetişmekte zorlandığı yağmura terk etmesi ile hem süratimiz yavaşladı hem de kapanan hava ile az da olsa içimiz karardı.
Bolu tünelini geçtikten sonra yağmurun kesilmesi ve havanın açılması ile Bolu sınırlarına girdiğimizde yaşanan hava muhalefetinin dağa çıkış konusundaki içimizde doğurduğu endişeleri bir nebze olsun azalttı. Başkent Ankara’yı geçerken ise havanın Haziran ayına uygun günlük güneşlik olması ekibe yağmuru tamamen unutturdu ve yolculuk başladığı neşeli haline dönüştü. Saat 15.00 sularında Aksaray’a vardık. Aracımızı şehir merkezine doğru sürerek bir lokanta da karnımızı doyurduk. Branşları coğrafya olan üç öğretmen, şehrin ortasından geçen ırmağın adı ve hangi denize döküldüğü hususunda görüşlerimizi birbirimizle paylaşırken Bendeniz “Akdeniz’e döküldüğünü ve Aksu ırmağı olabileceğini ayrıca bu ırmağın geçtiği Sertavul geçidini de mutlaka görmemiz gerektiğini söyledim”. Murat YETİK ve Turan GÜLLÜ ise sanırım bir esnafında yardımıyla Kızılırmak olduğu konusunda fikir birliğine vardılar. Hep beraber “hımm” diyerek kabul buyurarak, Aksu ırmağının olamayacağı konusunda da bir kaç sonu tamamlanmamış cümle kurduk. (Mevzu bahis ırmak; Melendiz çayı (Uluırmak) dır. Aksaray ve Tuz Gölü kapalı havzası içerisindedir. Suyu denize ulaşmaz. Tuz Gölü yakınlarında yeraltında kaybolur.) Yemek için durduğumuz lokantanın yakınlarında bulunan bir marketten yolculuk öncesinde ve sırasında  tespit ettiğimiz yiyecekleri ve ihtiyaç malzemelerini aldık. Yeterince çikolata, barbunya, ton balığı konservesi, kavurma ve sucuk aldıktan sonra Marketten verilen poşetlerin dayanıklı olup olmayacağı konusunda kısa bir beyin fırtınası yapıp poşetlerin traktör tepesinde çok sağlıklı olmayacağına karar verdik ve yakınlarda bulunan bir fırından unlu çuvallar alarak bu sorunumuzu da hallettik.  Aksaray İli içerisinde işlerimizi bitirdikten sonra yolculuk planlaması sırasında internet aracılığıyla telefonuna ulaşarak irtibat kurduğumuz Durmuş Bey’e tekrar telefon ederek Helvadere Köyüne doğru yola çıktığımızı haber verdik.
Durmuş Bey’in köy mezarlığının yanında bekleyin talimatı gereği bekleme alanına doğru yol alırken güzergah boyunca tüm heybetiyle her yerden görülebilen Hasan Dağı’nı seyrederek yol aldık. Köye yakın, alçak bir volkan konisinden, volkanik malzemelerin dolgu malzemesi olarak kullanılmak üzere alınmış olduğunu farkettik. Malzeme alınan bölgenin siyahlığı dikkatimizi çekti. Hem fotoğraflamak hem de mola vermek için durduk. Burada her iki Iphone ’un arızalanmış olması tesadüf müydü, yoksa bu volkanik arazide bir manyetik güç mü telefonları etkilemişti?  Bilemedik. (Nokia 72 sıkıntı yok.) Sonradan öğreniyoruz araç için kullnılan çakma sarj aletinin marifeti olduğunu.
Mezarlığa varınca buluştuğumuz rehberimizle, internet sitesinde adını gördüğümüz ve rehberimize selamını söylersek indirim yapacağı kendisi tarafından beyan edilen Şenol Bey’in gıyabında konuştuk. Köyden daha yukarı çıkış için Traktör’e gerek olmadığı, hafif ticari araç ile çıkacağımızı söylediler. Bu durumda kendi aracımızın da oraya çıkabileceğini düşünerek iki araç ile çıkmaya karar verdik. Yer yer kaplaması sökülmüş asfalt yoldan, problemsiz bir şekilde KARBEYAZ otelin olduğu yere çıktık. Orman yollarından bata çıka çıkacağımızı tahmin ettiğimiz ve bu nedenle rehberimizin bizi traktörle ulaştıracağını  düşündüğümüz noktaya kadar kendi arabamızla çıktık ve anlaşmamızın yarısı olan 75 TL’ yi rehberimize ödedik. Şenol Hoca’nın selamı sayesinde tek çıkış 100 lira olan indirimli fiyatı  (!) Şenol Hocaya bahsetmemek üzere 75 liraya indirdik. (Bu durumu ben de pek anlamadım.) Rehberimizin köyün çıkışında ve yolumuz üzerinde bulunan kendi evinden, asfalt yolu olan bir yere rehber tutmamız nedeni ile kendimizi enayi hissetmememiz için verdiğini düşündüğümüz bir kucak meşe odunu, gecenin içinde ısınma, sucuk kızartması ve çay demlemek tüm ihtiyacımızı giderdi.
Hava kararmak üzereyken 2000 metre yükseklikteki Karbeyaz otelin çevresinde bir keşif çalışması yaparak, yamaç paraşütü için oluşturulmuş bir düzlüğün kenarında çadırlarımızı konuşlandırdık. Çevrede başıboş ve özgürce dolaşan atlar ve eşeklerin arasında, çadırlarımızı kurduktan sonra rehberimizin hediyesi meşe odunları ve çevreden topladığımız otlar yardımıyla ateşimizi yaktık. Yakınlarımızda bulunan yayla yerleşiminin evleri ve çadırlarından hayvan ve insan sesleri geliyordu. Sesler havanın kararmasından bir süre sonra kesildi. Üç coğrafyacı gece yarısına kadar, çay ve sucuk eşliğinde sohbet ettik. Bol yıldızlı bir gecede, gökyüzündeki uyduların yansımalarını uçak ışıklarından ayırmaya çalıştık.
Uykumuzun gelmesi ve yatacak bir mat’a sahip olmamıza rağmen uyumak pek mümkün olmadı. Öncelikle; çadırlarımızın altında kalan küçük taş parçalarının konforumuzu  bozması bir yana, havanın oldukça soğuk olması (8°C) ve tüm seslerin susmasına rağmen bir eşeğin sesinin hiç kesilmemesi derin uykuya dalmamızı engelledi. Bütün gece susmayan eşeği o kadar kanıksadık ki, ertesi gün de o eşeğin sesini diğerlerinden ayırabiliyorduk. Sabah kendilerinden dinlediğim kadarı ile Murat YETİK ve Turan GÜLLÜ için ise tüm bu nedenlere ek olarak uyuduğum 2 saat içerisinde ki horlamam da uykusuzlukları için başka bir nedenmiş. Oldukça rahatsız geçen bir geceden sonra saat 04.00’da cep telefonu alarmı çaldı. Normal hayat alışkanlığını devam ettirerek birkaç kez “ertele” düğmesine basarak birkaç dakika daha uyuma çabam, havanın aydınlanmaya başladığını fark etmem ile  kendiliğinden sona erdi. Ekibin diğer üyeleri zaten uyumamıştı. Çadırlarımızı toplayıp arabanın bagajına koyduk. Arabaya binip çıkış yapacağımız parkurun (Yılankar rotası) başına doğru yollandık, geldiğimizi düşündüğümüz noktada 04:50 itibariyle tırmanmaya başladık. Başlangıç noktasından değil daha güneyden tırmanışa başladığımızı çok geçmeden anlamış olsak da Durmuş Bey’in verdiği taktik ve Turan Hoca’nın öncülüğünde dağa bodoslama çıkmak yerine zikzaklar çizerek çıkmaya başladık.  Önümüzdeki kayalıkları hedefleyerek çıkışlar yapıp molalar verdik. Yükseklik arttıkça eğimin de beraberinde artması nedeni yorgunluğa, yorgunluk ise molalar arasında alınan yolun kısalmasına ve mola sürelerinin uzamasına neden oldu. Ortalık iyiden iyiye aydınlanıp yükseklik arttıkça, yamaçlarda güzelleşen manzara keyfimizi yerine getirdi. Çıkışa yanlış yerden başlamamızın iyi yanı dağı daha iyi tanımamızken, altı saat sürmesi gereken çıkışın yedi saat sürmesi kötü yanı oldu. 
Dağda sürekli hareket halinde olan koyun sürülerinin biri aşağımızdan, diğeri yukarımızdan geçiyordu. Elimizden geldiği kadar bu sürülerden ve dolayısıyla çoban köpeklerinden uzak durmaya çalışsak da en büyük korkumuz olan çoban köpekleri ile tanıştık. Bu arada köpekler ile problem yaşamayacağımızı iddia eden, bunun için ekstra bir önlem alınmasına gerek olmadığını söyleyen ve sorunu kendisinin halledeceğini vadeden Turan Hoca’nın tanışma esnasında ki konuya ilgisizliği; köpekler ile arasında bizim olmamız mı, yoksa ortada bir sorun olmadığını düşünmesinden miydi? bilinmez.
Zirrveye yakın kayalık bölgeye geldiğimizde zirveye çarşık ve oldukça dik olan yerden çıkamayacağımıza karar verdik. Yatay yürüyüş yaparak Zirve ile Küçük Hasan dağı arasında olan boyuna gelmeye çalıştık. Bu durumdan kaynaklı, kayalık arazide vadiler geçmek zorunda kaldık. Kayaların volkanik yapıda olması nedeniyle iriliklerine oranla hafif ve çok oynak olmaları, alışık olmamamız sebebiyle bizi daha dikkatli olmaya zorluyor ve hızımızı yavaşlatıyordu. Aşağıdan gördüğümüz beyazlıkların gerçekten kar örtüsü olduğu görmekle kalmadık onların üzerinden geçmek durumunda kaldık. İlk geçiş denemesini yapan Turan Hoca doğal olarak kazaya uğrayan ilk ekip üyesi oldu. Karların sıkışarak buz özelliği kazanması ve bu nedenle kayganlaşması oldukça tehlikeli bir durum oluşturduğundan ayaklarımızla yer açarak basamaklar oluşturduk ve elimizdeki sopaları karlara saplayarak kar örtülerini geçtik ve hedeflediğimiz boyuna sisler altında ulaştık. Zaman kaybetmiş olmanın tesiriyle mi? Bilinmez. Bir an önce zirveyi zorlamaya başladık. Ancak çıktığımız yer çarşık tabir edilen gevşek malzemelerden oluşması ve belki de dağın en dik yeri olması nedeniyle, attığımız adım kadar geriye gitmemek için elimizdeki sopaları yere saplıyor ve tutunarak ilerlemeye çalışıyorduk. Oldukça yorucu olmaya başlayan tırmanışın bu kısmında, bulduğumuz kayalıklar da uzun istirahatlar yapıyorduk. Oysa biraz daha ilerleyerek tam boyun hizasından tırmanmış olsaydık bu derece zorlanmayacaktık.
Yolculuğumuz boyunca 3000 metre yüksekliğe kadar geven dikeni hemen hiç eksik olmadı. Bu nedenle kapalı ayakkabı giymek daha yerinde olurdu. Ayakkabılarımın delikli ve yazlık oluşu nedeniyle diken pek çok kez batmasına rağmen bizi yolumuzdan edecek bir soruna sebebiyet vermedi. Bu dikenler sık örtüsünün altında kurumuş dikenlerini biriktirirler bu nedenle soğuk günlerde çobanlar tarafından yakılarak ısı kaynağı olarak kullanılırlar.  3000 metre civarında görülen çiçekler ve zirveye doğru sayıları daha da artan sayısız uğur böceği yolculuğumuza tanıklık eden diğer canlılar idi.
Dağdan hatıra olacak özellikli bir taş alabilmek için çok bakındık ancak dağ bunu bizden esirgedi. Birkaç güzelce taş alıp bunları bir süre taşıdıysak da bunların aleladeliği nedeniyle tekrar bıraktık.
 Bu arada gökte süzülen bir beyaz kartal gördük. Çıkmaya çalıştığımız zirvedeki kayalıklara konuyor sonra tekrar havalanıyordu. Elimizde fotoğraf makinesi olmadığı için fotoğraflayamadık. Turhan Hoca onun kartal değil kuzgun olabileceğini söyledi. Saat 04:50 de başlayan tırmanış saat 11:22 de zirvede son buldu. Bu arada ekibin sürünen elemanı bendim. 3000 metrelerde eğimin çok artması ve çarşak zemin yüzünden zirveye çıkamayacağımı düşünmeye ve bunu dillendirmeye başladım. Turan Hoca en önde ilerledi. Biz de oflaya poflaya takip ettik. Hava çıkış boyunca kapalı ve oldukça serindi. Defalarca sis bastı ve tekrar açıldı. Ara sıra yağmur yağacağı endişesine kapıldıysak ta böyle bir aksilik olmadı. Çünkü buna karşı bir önlemimiz yoktu. Çıkış için olabilecek en iyi iklim şartları mevcuttu.
Zirvede dört kişi ateş yakmaya ve çay demlemeye çalışıyordu. Selam verip tanıştıktık. Onlar önce geldiği için midir yoksa iş bilmezliğimizden mi;  Zirve defterini yazıp yazamayacağımızı sorduk. Adamcağız yazın fakat çay demleyeceğiz, dedi. Kısa bir şaşkınlıktan sonra defteri çay suyu kaynatmak için kullanacaklarını anladık. Defteri yazıp cep telefonu ile fotoğrafını çektik. Sanki onların dediğini anlamamış gibi defterin yırtılan naylonunu koli bandı ile tamir edip yerine koyduk. Çay ikramlarına Dardanel ton balıklarını feda ederek karşılık verdik.
Zirvede hava birden tekrar sislendi ve aşağısını gösteren sadece bir adet fotoğraf çekebildik. Dinlenme ve sohbet faslı bitip dönüş yoluna düştük. Saat 12:20’de zirveyi terk ederek kan ter içinde sürünerek çıktığımız zirvedeki kayalıktan çarşaktan kayarak yarım saatte indik. Sonra Yılankar rotasından aşağıya inmeye başladık. Aksaray’daki üniversiteden bir grup öğrenci hocaları eşliğinde dağa tırmanmaya başlamıştı. Tanışma faslı uzayınca Kandıra 
Erikler köyünden bir öğrenci ile akraba çıkmadan muhabbeti yarım kesip inişe devam ettik. Bu arada zirvede tanıştığımız yaşı atmışı geçmiş emekli öğretmen bize seslenerek durmamızı istedi. Mola verdik ve yanında arkadaşı ile bize yetişti. Aksaray’a kadar bizim aracımızla gelmek istediğini söyledi. Yanındaki arkadaşı ise ayrılarak bizi hayretler içerisinde bırakacak bir hızla uzayıp gitti. Aracımızın olduğu yer ile indiğimiz yer arasındaki mesafe arası çok olduğundan bu kez dağın eteklerinde zirvedekinin tersine yan giderek arabaya ulaşmaya çalıştık. Yukarıdan farklı olarak bu kez vadiler çok daha derindi ve geçilmesi hem tehlikeli hem de zahmetliydi. Murat Hocanın ayağını incitmesi de buna birleşince bu durum bizde biraz huysuzluk yaptı. Ancak keçiyollarını takip ederek bu engelleri şaşılacak kadar kolay geçtik. Dört saat gibi bir sürede yanımızda bir kişi fazlayla 16:30’da aracımızın yanına geldik.
Yamaçtan aşağıya inerken Hoca ile yaptığım sohbette köy çevresindeki yeşilliklerin üzüm bağları olduğunu öğrendim. Özel bir türü olamamakla beraber köyde yetişen üzümlerin kaliteli olduğunu köyün üzümleriyle tanındığını söyledi. Görülen gölün ise yapay olduğunu ve helvadere göleti olduğunu söyledi ve su problemi olmayan nadir köylerden biri olduklarını söyledi. Hatta çevre köylerin su ihtiyacının buradan sağlandığını söyledi. Köye indiğimizde meydandaki pınar dört koldan şelale gibi akıyordu ve su soğuk ve oldukça lezzetliydi. 
Murat SERT
DERİNCE DAĞCILIK VE DOĞA SPORLARI KULÜBÜ BAŞKANI



Facebook