30130
30/12/2019, 19:52

Kaçkar Zirve Tırmanışı ve Karadeniz Turu 18 Temmuz 2019

Hey Gidi Karadeniz! (Kaçkar Zirve Tırmanışı ve Karadeniz Turu)
1. GÜN ( İzmit- Çamlıhamşin, Ayder Yaylası, Yukarı Kavrun Yaylası yolculuğu)
18 Temmuz 2019 günü sabah beşte kalkıp, saat 6 olmadan Yılmaz EKEN’in emektar Toyota Verso’su ile yine onun şoförlüğünde ekibin diğer üyeleri Murat SERT ve Turan GÜLLÜ olmak üzere üç kişilik ekip ile İzmit’ten yola çıktık.
Yol bilgisayarına göre 14 saat sürecek olan, 1132 km’lik yolculuğumuz sağanak yağmur altında başladı. Ülke genelinin yağışlı olması, gurubu hava durumu konusunda endişelendiriyor. Bu kadar yolu gidip, birçok zahmete katlanıp, dağa çıkamadan hatta sisten çevreyi bile göremeden dönmek çok mümkün. Ancak yüksek metrelerdeki hava şartlarının ülkedeki hava şartları ile uyum göstermediğini biliyoruz yada umuyoruz diyelim.
Samsun’dan Karadeniz sahil yoluna girerek ve sadece yakıt almak için durarak Ordu’ya kadar ilerledik. Tekrar başlayan yağmur altında Ordu’da yemek molası verildi. Yıllardan sonra, bir gece önce halısaha maçı yaptım ve yürümekte dahi zorlanıyorum. Ağrılarımı dindirmek için daha önceki faaliyetlerde etkisini test ettiğimiz majezik ağrı kesiciyi yedekliyorum.
Akşam saatlerinde 19:00 gibi Ardeşen’de sahil yolundan ayrılarak Çamlıhemşin sapağına döndük. Yolun sol tarafında Fırtına deresi akıyor. Yolumuz, Fırtına deresinin denize döküldüğü bu yerden başlayıp, doğduğu yer olan buzullara kadar bu dereyi takip ediyor. Bu yolun son kilometrelerini de yaya olarak kat edeceğiz. Eğer şartlar uyarsa ekip olarak Fırtına Deresinde rafting heyecanını da maceralar arasına ekleme düşüncesindeyiz.
Kısa süre sonra Çamlıhemşin’e varıyoruz. Sahilde geçtiğimiz pek çok kasabaya göre doğallığı bozulmamış bir kasaba Çamlıhemşin. Burada sahil yolunda geçerken gördüğümüz yerleşmelere modern görünüm veren apartmanlar ve geniş caddeler bu ilçede yok. Oldukça sıkışık bir yapısı var. Düz yer çok az ve tek bir caddesi var. Araç park yeri sorun oluşturuyor. Yukarı Kavrun yaylasına çıkmadan önce burada zaman geçirmek istiyoruz. Akşam yemeğimizi Çamlıhemşin Öğretmenevinin verandasında fırtına deresini seyrederek yedik.  Çamlıhemşin’den alışveriş yaparak eksiklerimizi tamamladık ve erzak aldık. Yukarı metrelerde ihtiyacımız olabilecek hemen her şey Çamlıhemşin’in küçük çarşısında makul fiyatlarla mevcuttu. Ocak için kartuş, çaydanlık, atıştırmalıklar, ekmek ve yöresel çörekler vs. aldık.
Bu arada fazla oyalanmış olunacak ki, Yukarı Kavrun yaylasında bizi bekleyen pansiyon sahibi Hüseyin Şahin telefon ile bizi arayarak grubun hatırını sordu. Artık gecikmememizi tembihledi. Ayder yaylasına kadar yol asfalttı ve sonrasında 12 km kadar köy yolu vardı. Bu nedenle oyalanmakta bir sakınca görmemiştik.
Ancak Ayder’den sonra; havanın kararması, yolun bozuk olması ve tabelaların yeterli olmaması yer yer geri dönüş yapmamıza, bolca duraklamamıza, yol konusunda fikir ayrılığına düşmemize neden oldu.  Islak ve eğimli yol şartlarında baskı-plaka sorunu yaşayan aracımızın tırmanışlarda yeterli performansı gösterememesi ve ön camın buğusunun bir türlü giderilememesi ekibimize unutulmayacak off-road maceraları yaşattı. Bu arada belirli metre aralıklar ile yol kenarında milli park tabelalarını gördük. Ahşaptan yapılmış oldukça estetik bu tabelalardan bulunduğunuz yer ve gideceğiniz yöne dair hiçbir şey anlaşılamaması hepimizi çok şaşırttı.
Duraklama anında birbirimize moral vermek ve cesaret vermek amacıyla yol kenarında bir yerde konaklayabileceğimizi konuşmaya başlamıştı ki; insan belinden daha yüksek, çok iri  kangal cinsi bir çoban köpeği tok sesiyle havlayarak ekibin üzerine koşturdu. Yürekleri ağıza getiren bu durum karşısında kendisini araca atan ekibimiz, bu düşünceyi unuttu ve zar zor yol almaya devam ederek Yukarı Kavrun yaylasına ulaştı.
Hüseyin, ekibimizi güler yüzle karşıladı. Aracın içi dışının ve elimizin ayağımızın çamur oluşu ile yüzümüzün asık oluşu, yolculuğumuzun son 10 km’sinin beklenmedik bir şekilde maceralı geçtiğini anlatmaya yetiyordu. Hüseyin birkaç moral verici sözden sonra ekibi gürül gürül yanan kuzine sobanın yanına davet ederek çay ikram etti.
Yarım saat içinde herkesin morali yerine geldi. Salondaki az sayıdaki masalarda; çocukları ile  birlikte oturan iki aile ve zirve yapıp dönen iki arkadaş vardı. Aile üyeleri bungalovlarına çekilince; Hüseyin zirve yapanlar ile bizi tanıştırdı. İki kişiden birisi Hüseyin’in pansiyonuna hemen her sene uğruyor ve zirve yapıyormuş. Bu nedenle Hüseyin’le de samimi olmuşlardı. Ancak ilk kez gelen arkadaşı iniş esnasında düşmüş ve ayağını yaralamıştı. Bu nedenle yaylaya dönüşleri çok zor olmuş ve geceyi bulmuştu. Biz gelmeden kısa süre önce pansiyona dönen bu ikili oldukça yorgun görünüyordu. Islanan elbise ve ayakkabılarını kurutmaya çalışıyorlardı. Ayağını burkan dağcı aktivasyondan pek mutlu görünmüyordu ve kısa süre sonra dinlenmek için yatmaya gitti.
Diğer dağcı bir gece önce Mezovit yaylası Öküz çayırında kamp kurduklarını söyledi. Bizim ekibin de kamp kuracağı yer burası olduğundan ekibimiz burada yaşananları ayrı bir dikkatle dinlemeye başladı.
Zirve tırmanışında oldukları sırada sabıkalı bir öküzün çadırlarına saldırarak çadırlarını parçaladığını ve çadırın kullanılamaz hale geldiğini anlattı. Üstelik bu vukuatın burada yaşanan tek olay olmadığını orada bulunan diğer dağcılardan aynı öküz hakkında benzer şikâyetler duyduğunu söyledi.  İster istemez gurup üyelerinin içine “ya biz içindeyken saldırırsa” korkusu yerleşti.
Turan ve Murat Mezovit yaylasından zirveye çıkış rotası için bilgi almaya çalıştı. Hüseyin Kaçkarların zirvelerini gösteren duvardaki resmi göstererek kendince rotayı anlattı. Sıkı tembih ise “buzuldan uzak durun” oldu. Bu kez yanımızda kazma ve krampon olmadığı için istesek te böyle bir şansımız yoktu. Son gayret ne olur ne olmaz diye oralardan kiralamak istediysek te böyle bir imkân bulamadık. Çaylar içildikten sonra günün yorgunluğunu atmak üzere bungalova geçtik. Oldukça sıcak ve rahat bir odada iyi bir uyku çektik.
2.GÜN (Yukarı Kavrun yaylasından Mezovit (Öküz Çayırı) yaylasına yürüyüş)
Sabah sisli bir havada saat 10 gibi uyandık. Bizi güzel bir kahvaltı bekliyordu. Sobada kızarmış ekmeklerimize tereyağımızı sürüp kahvaltının keyfîni çıkardık. Mezovit yaylası (öküz yatağına) yaklaşık üç saatte varacağımızı düşündüğümüzden acele etmiyorduk. Saat 12:00 gibi kahvaltı bitip hazırlıklarımız başladı. Son bir kez malzemeleri kontrol etmeye karar verdiğimizde büyük çadırımızın sorunlu olduğunu tespit ettik. Çadırın sorunlarını Hüseyin sayesinde giderdik ve yola koyulduk.
Yukarı Kavrun’un köy içinden devam eden stabilize yolu takip ederek, köyün çıkışındaki ilk köprüye vardık. Burada köy yolunu terk ederek Fırtına deresinin bir kolu olan Kavran deresi boyunca ilerleyen patikayı takip etmek üzere sola ayrıldık.
Tembih olarak da; patikayı kaybetsek de, dereyi takip etmeyi bırakmayacaktık. Hüseyin bizi uğurlarken her ihtimale karşı yanımıza telsiz verdi. Ancak, telsizin mandalı takılı kaldığından iletişim pek sağlıklı olamadı. Yanımızdaki diğer bir teknolojik alet ise GPS idi. Gittiğimiz yolu işaretleyen alet yoğun sis altında yada gerekirse gece dönüş yolunu bulmamızı kolaylaştırabilirdi. Etrafımızı sis yüzünden çok da göremeden, yirmi ile elli metre arasında değişen bir görüş mesafesi ile üç saatten fazla yol aldık. Tüm yürüyüş boyunca verilen molalarda zaman zaman şelale görüntüsü alan fırtına deresi ve envaı çeşit çiçeklerin fotoğraf ve videolarını çekerek çok iyi zaman geçirdik.  
Sonunda taş bir duvar ile yolumuz kesildi. Demir kapısına kilit asılmış ve ayrıca da zincirlenmiş görünüyordu. Aldığımız tembihlerden birisi de bu kapıyı kapatmayı ihmal etmememizdi. Kilitli olduğunu düşündüğümüz kapıyı açmaya zorlamadan, kapıdan taş duvarın üstüne tırmanıp yolumuza devam ettik. Burası, Yukarı Kavrun yaylasında ikamet edenlerin Öküzyatağı adını verdiği büyükbaş hayvan merası idi. Yüzlerce öküz burada serbest halde geziniyor ve besleniyordu.
Yılmaz, çok yorulduğunu, dinlenmesi gerektiğini, kamp kurmak istediğini söyleyince tırmanış için rotaya biraz daha yaklaşmamız gerektiğini söyleyip, birlikte devam kararı aldık. Bir iki ufak tefek sızlanmayı da duyumsamazlıktan gelerek fırtına deresinin doğduğu yere ulaştık. Vardığımız yerdeki sis yoğunluğu nedeniyle ne dağları ne de buzulları görebiliyorduk. Bu şartlar altında yarın sabah zirve yolunu bulmak çok zor olacaktı.
 Ancak o anda düşünülmesi gereken daha acil şey çadırları kurmaktı. Akşam oluyor hava kararıyor ve sis yüzünden hiçbir şey gözükmüyordu. Ayaklarımız çiğ yüzünden sırılsıklamdı. Ayakkabılarımız ıslanmamış nerede ise içine su dolmuştu. Saatlerdir su içinde kalan ayaklarımız buruşmuştu. Hareketsiz kalınca da üşümeye başlamıştık. Eğer çadırları pansiyonda kurup eksiklerini gidermeseydik burada ciddi sorunlar yaşayabilirdik. Sel tehlikesi, kaya düşmesi ve ne yalan söyleyelim, dün akşam dinlediğimiz hikâyeden sonra en çok da “öküz saldırısını düşünerek” emniyetli olduğunu düşündüğümüz çadırlarımızı kurabileceğimiz yerleri tespit ettik. Hava kararmaya yakın 3000 metredeki kamp alanına çadırlarımızı kurup içine girmeyi başardık. Bizim çadır iki kişilik Arpenaz marka idi. Bulunduğumuz şartları karşılayabilecek özelliklere sahipti ve doğru kurulmuştu. İki bagaj bölümü olması ıslak botlarımızı ve eşyalarımızı dışarıda bırakabilmemizi sağlarken diğer tarafta yemek yapabilmemize imkân verdi. Ancak, Yılmaz’ın kaldığı çadır piyasada satılan düşük vasıflı çadırlardandı. Çok üşüdüğü için; kendi başına bir an önce kurup içine girme telaşıyla, çadırını pek de düzgün kuramamıştı. Yanında kuru yedek elbise de olmayınca sıkıntısı bir kat daha  arttı. Eldeki yedek kayak ve dağcı elbiselerimizi paylaşarak sorunu giderdik. Ayaklarını sırt çantasının içine sokması tavsiyesi de işe yaramış olacak ki; bir süre sonra sızlanmaları kesildi.
Hava kararırken aynı yoldan aralıklar ile aşağıya doğru inen on kadar öküz gördük. Öküzlerin sabit bir yolları olduğu kesin gibiydi. Eğer bu yolların üzerine yada yattıkları yerlere çadır kurulursa öküzler sorun çıkarabiliyorlar, diye düşündük.  Gece oldukça sakin geçti. Gece boyunca ara ara yağan hafif yağmur ve daha da yoğunlaşan sis dışında sıkıntı verecek bir durum olmadı.
3.GÜN ( Kaçkar Zirve Tırmanışı ve Fırtına Deresi))
Sabah güneşin ilk ışıkları dağa vurduğunda dağın zirveleri göründü. Turan ile birlikte hangi dağın 3997 metrelik zirve olduğuna karar vermeye çalıştık ancak emin olamadık. GPS aletinin de acemisi olduğumuzdan onunla da durumu çözemedik. Bir süre sonra sis tekrar bastırdı. Artık tek çare var: babaları takip etmek ve zirveye giden patika yolu bulmak. Dağcıların iki-üç taşı üst üste koyarak yaptığı "baba" adı verilen bu işaretler ile zirve yolunu bulacaktık. Ekibimiz saat dörtte kalkarak çıkışa hazırlanmaya başladı. Çiğ yine çok fazlaydı. Çadırın etrafında dolaşırken yedek getirdiğimiz kuru ayakkabılar da ıslanmaya başladı. Batonlar ile çadır etrafındaki otların üzerindeki çiğ damlalarını dökmek, çıkışa başlamadan ıslanmayı biraz önledi. Hava aydınlanır aydınlanmaz bizi uğurlamaya kalkan Yılmaz ile vedalaşıp tırmanışa geçtik.
Sis bir süreliğine dağılınca dağlar   kendilerini tamamen gösterdi ve zirve zannettiğimiz kayalıkların zirve olmadıklarını anladık. Zirve daha geride ve çok daha yüksek sivrilerden birisi idi ve hangisi olduğu konusunda hiçbir fikrimiz yoktu. Bulunduğumuz yerden hangi sivrinin zirve olduğunu anlamak mümkün değildi ve yanımıza bakabileceğimiz bir kaynak da almamıştık.  Burasının kalabalık olacağı, patika ve babaların yol göstereceği beklentisi boş bulunmamıza neden olmuştu.
Yürüyüş esnasında gece duyduğumuz seslerin sahibi dağcıların çadırını gördük. Turan ile oldukça aşağıda olan çadıra gidip zirve yolunu öğrendikten sonra tekrar olduğumuz yere dönmenin yaratacağı zaman ve güç kaybını düşünüp onlara danışmaktan vazgeçtik. Zaten babalar ve patikalar bizi zirveye götürecek düşüncesi ile yürüyüşe devam ediyoruz.
Önce derecikler halindeki fırtına deresine kaynağını veren buzul erimelerinden oluşan dereciklerin kenarında cennet gibi çayırlardan ilerliyoruz. Nihayet işaretlere de rastlıyoruz. Patika çok belli belirsiz ancak işaretleri belli aralıklarla görebiliyoruz. Artık karşımızda görünen sivrilerden hangisinin zirve olduğunu çok dert etmiyoruz. Birazdan patikayı da bulup zirveye doğru ilerleriz, umudu kaplıyor içimizi.
Gece uyuyamadık ancak zindeyiz ve zirve isteğimiz ve motivasyonumuz tam. Muhtemelen altında buzul bulunan kayaların (morenlerin) üzerinden geçiyoruz. Artık bitki örtüsü yok. Sadece yığın halinde oynak taşlar var. Çıktığımız düzlükte küçük bir buzul ile karşılaşıyoruz.  Onu da geçerek zirve sivrilerinin dibine geliyoruz. Ancak ne bir patika ne de işaret kalıyor. Döküntülerin izleri kaybetmiş olduğunu düşünerek yola devam ediyoruz. Önümüzde dört- beş katlı apartman yüksekliğinde döküntülü kaya yığınları var. Onları da aşınca dağın dik yamacında ciddi bir eğimi çarşaktan kayalara tutunarak tırmanmaya başlıyoruz. Buradaki çıkışın zorluğu ona göre çok daha kısa da olsa Aladağlar-Demirkazık çarşak çıkışında yaşanan eziyeti hatırlatıyor.
Tırmanışın ortalarında sağ tarafta bir koridor görünüyor. Burası Kaçkar zirve tırmanışı ile ilgili izlediğimiz videolardaki görüntülere çok benziyor. Diğer bir taraftan artık en ufak bir insan izi bile yok. Ne bir izmarit, ne bir ayak izi, ne de bir işaret.  Gittiğimiz yolu sadece izlediklerimize benzeterek ve bizi buraya sürükleyen geride kalmış babalara güvenerek yola devam ediyoruz. Koridorda durum daha da vahimleşiyor. “Bizden önce buraya tırmanan olmuş mudur?” diye bile düşündürüyor. Önümüzde tek bir iz var. O da yavru olması muhtemel bir keçinin ayak izi. Muhtemelen  bizden uzaklaşmak için önümüz sıra tırmanıyor.
Bir iki taş yuvarlanması durumu yaşıyoruz. Çıkış yer yer zorluyor ancak iniş de hiç kolay olamayacak gibi. Arada dağdan misket büyüklüğünde taşlar düşüyor. Kaskın önemini bir daha hatırlıyoruz. Kafamıza düşmesi halinde canımızı fena yakacak bu taşlara en iyi önlem kask takmak.
Sis zaman zaman dağılıyor aşağıda çadırları görebiliyoruz. Fark ettiğimiz şu ki biz siste çadırları herkesin kamp kurduğu düzlük yere göre oldukça yukarıya ve dağların sol yamacına kurmuşuz. Yılmaz, bizi uğurladıktan sonra çadırda istirahatine devam edecek. Ayak başparmağında morluk oluşmuş ve muhtemelen ileriki zamanda tırnağı düşecek gibi görünüyor.  Ayakkabı bağcığı doğru bağlanmazsa ayak, ayakkabı içinde hareket ederek başparmak tırnağında bu tür sakatlanmalar olabiliyor. Yılmaz, istirahatini tamamlayınca çevre keşfine çıkıp, gidenlerin dönmesine yakın kampını toplamaya başlayacak.
Bu arada 3500 metre yükseklikte koridorun sonuna ulaşmayı başarıyoruz. Ancak, buradan herhangi bir yere çıkış imkânı yok.  Turan, risk alarak dağın diğer yamacında ilerleyip, kayalarda geçiş yeri veya tırmanan bir patika arıyor ancak bir çıkış bulamıyor. Büyük bir kayaya sarılmış bulunan ip ve ona bağlı karabinadan oluşan istasyondan anlaşıldığı üzere; güneye trans geçiş için kullanılmış bir geçit burası. 
İki yanında kule gibi zirvelerin bulunduğu dar vadiden dağların güneyindeki boşluğa bakıyor olmalıyız. Ancak, dağların güneyi o kadar sisli ki hiçbir şey görünmüyor. Geldiğimiz kuzey yamaç ise, artık sisli değil ve hatta güneş yakıcı olmaya başladı. Şoku atlatan ekip, zaman olarak ikinci bir çıkış şansı olduğunu düşünerek elden geldiğince hızlı koridoru geri inmeye başlıyor. Temkinli geçilen koridordan sonra, çarşık kocaman adımlarla hızlıca iniliyor. İki saatte çıkılan yer bir saat olmadan geri iniliyor ve diğer vadilerden hangisinin zirveye çıkılan yol olduğu anlaşılmaya çalışılıyor. Ancak başarılı olunamıyor.
Tamamen açılan havada artık bütün zirveler görünüyor ve zirvenin hangisi olduğu konusunda ikimizin de hiçbir fikri yok. Turan patika yada işaretleri bulabilmek bir iki deneme daha yapmak için tekrar arayışa giriyor. Onu gözden kaybetmeden ilerlemeye çalışan Murat oynak kayaların hareket etmesi ile dengesini kaybederek ufak bir tehlike atlatıyor. Sonunda pes etmek ile etmemek arasında karar vermek üzerine su kenarında oturup uzunca bir süre kahvaltı yapıyoruz. Gücümüz var, ancak zirve yolunu bulamıyoruz. Bu da özellikle bende devam etme isteğini ortadan kaldırıyor.
Sonuçta zirve için başka bir gün gelmeye ve daha sıkı çalışmaya kara veriyoruz. Daha sonra anlıyoruz ki; olabilir dediğimiz zirveler de doğru değilmiş.  Geri dönüş için acele etmiyoruz. Güzel havanın tadını çıkararak etrafı iyice gözlemeye aklımıza kazımaya çalışıyoruz. Yavaş ve etrafı seyrederek bolca kayaç örnekleri toplayarak ilerliyoruz. Güneş iyice ısıtıyor, buzul erimelerinden oluşan dereciklerin yanında bol bol mola veriyoruz. Görüş mesafesi o kadar açık ki buzul göllerini görebiliyoruz. Manzara gerçekten muhteşem.
Kampta dinlenen ve irtifa şartlarına uyum sağlamış Yılmaz; yüzlerimizden tırmanışın başarısı hakkında ip ucu bulmaya çalışıyordu. Yemek esansında ıslak kalmış ne varsa güneşe serildi ve kısa bir değerlendirme yapıldı. Yemek sonunda güneşte kurutulmuş eşyalar toplandı, çadırlar ve sırt çantaları yüklenilerek Mezovit yaylasından inişe geçildi.
İnişe geçtiğimizde batonumuzun tekini kaybettiğimizin farkına vardık. İnişi tempolu yapıyoruz. Yılmaz, öküz yatağında ekip liderliği yaptığı sırada bir öküzün tehditkâr bir şekilde gurubun üzerine geldiğini görünce derhal gurubun arkasındaki yerini aldı.  Öküz ile karşı karşıya kalan ikinci kişi çocukluk yıllarının yaz tatillerinde bolca zaman geçirdiği köyde öğrendiği bir dil olacak ki; “ÖHÖHÖ Höööööyt HÖÖÖÜÜÜüüüyyyttt Buhahahahahh HAaaHH” diye nara atarak, öküzü geldiği yola usulca geri döndürmesi herkesi şaşırttı.  Aslında çayırda daha fazla öküz olmalı, ancak yaklaşan Kurban Bayramı sayılarını oldukça azaltmış. Pırıl pırıl bir havada etrafı, eşsiz florayı ve Fırtına deresini seyrederek, güneşin bizi kavurduğunun da farkına bile varmadan öküz yatağından çıktık.
Dönüş yolunda yoruldukça sanki yol uzadı. Gerimizde dağda kimsecikler yoktu. Ecnebi genç bir çift sanki az önce küsüşmüşler gibi asık suratlı ve birbirine oldukça mesafeli dağa doğru ilerliyorlardı. Köy yoluna indiğimizde yorgunluktan iyice geride kaldım. Gelen bir genç gurubunun içinden birisi ekibin faaliyetini merak ederek sohbet açtı. Zirvenin başarısız olduğunu öğrenince yarın Mezovit Yayla Şenliklerinin yapılacağını, belki yüze yakın dağcının zirveye tırmanacağını, eğer kalırsak zirve yapabileceğimizi söyledi. Ancak, Doğu Karadeniz kıyılarında görmeği umudğumuz daha çok şey vardı. Kalabalık bir ekip ile dağa çıkmak da güzel olurdu belki ama bu heyecanı aynı tatta yaşayabilir miydik, bilinmez. Yaşadıklarımızdan zerre pişmanlık duymadan, buraya tekrar gelmek için bir vesile olacağını düşünerek gurubun ilgisine teşekkür edip yorgun argın pansiyonun yolunu tuttuk.
Çamlıhemşin’den buraya köy minibüsleri ile gelip Yukarı Kavrun’da konaklama yapmadan direk Mezovit yaylasına çıkış mümkün. Ancak Şahin pansiyonda bir gün geçirmenizi ve yayla insanı Hüseyin Şahin ile tanışmanızı mutlaka tavsiye ederiz. Pansiyon oldukça güzel ve samimi yapıya sahip. Konumu da olabilecek en güzel yerlerden birinde. Yaylanın iç kesimleri kalabalık ve Ayder yaylası kadar olmasa da uyumsuz ve sık yapılaşmış durumda. Harika bir kahvaltı da dahil olmak üzere ücret kişi başı 150 TL. Siz dağa yürüdüğünüzde yolunuzu bekleyen biri olacaktır. Ayrıca yaylanın turistik olmadan önceki tarihçesiyle yaşamı hakkında da çocukluğunu ve tüm yaşamını burada geçiren Hüseyin Şahin (Tel: 535 273 51 00) ile sohbet etme şansı bulabilirsiniz. Sadece dört bungalov var. Mutlaka rezervasyon yaptırmalısınız. Yoksa kuzinenin yanına kıvrılmak zorunda kalırsınız ki, bu da fena bir fikir değil.
Hüseyin ile vedalaşarak hızlı bir şekilde inişe geçtik. Ayder yaylası vakit geçirmek istediğimiz yer değil. Araçtan inmeden çevreyi seyrederek inişimizi sürdürüyoruz. Zaten trafik problem olduğundan inişimiz yavaş ve etrafı yeterince seyrediyorsunuz. Doğu Karadeniz’e Arap turistler yoğun ilgi gösteriyor. Bu nedenle her yerde bolca Arapça tabela var. Ayrıca kocaman salıncaklar sis ile fotoğraf çektirmek için güzel görüntüler oluşturuyor. Yaylanın eğlencelerinden birisi de zipline. 
Yorgunluk, havanın serin ve yağışlı olması bizi rafting yapmaktan vazgeçiriyor. Fırtına deresinin Çamlıhemşin’de birleşen diğer kolu üzerindeki alabalık tesisleri, köprüler ve Zil Kaleyi gezmeye karar veriyoruz.
Zil Kale, restore edilmiş etkileyici bir kale ve  manzarası da görülmeye değer başka bir güzelliktir. Zil kaleye varmadan yol üzerinde Doğu Karadeniz’e özgü köprüler bolca ziyaretçi akınına uğruyor. Biz de bu köprülerin fotoğrafını çekiyoruz. Fırtına deresi üzerinde tipik Karadeniz köprüleri ve yeşil doğa bizi büyülüyor. Çay bahçeleri ile halı gibi kaplanmış tepeler ve içindeki seyrek yöresel ahşap evler başka bir güzellik. Köprülerden birinde resim çektiriyoruz. Dere kenarındaki bir alabalık (Osmanlı) tesisinde yörenin endemik kırmızı benekli alabalığı ve yöresel lezzeti mıhlama ve salatadan oluşan akşam yemeğimizi yiyoruz.
Hava karardı ve Trabzon’dayız. Rezervasyon yaptırmadığımız için  kalacak yer bulamıyoruz. Yol boyunca hemen her ilçenin öğretmenevleri ile telefon görüşmelerimiz sonuç vermiyor. İldeki oteller de Arap turistler nedeniyle dolu. Sonunda geceyi geçirecek bir otel buluyoruz.
4. GÜN ( Tarbzon-Ordu)
Sabah kahvaltımızı yapıp Trabzon’u geziyoruz. Atatürkevi uğrak noktalarımızın başında yer alıyor. Kalabalık ve giriş için sıra bekliyoruz. Atatürk’ün vasiyetini yazdığı bu güzel mekânı, ulu önder Mustafa Kemal’in kullandığı eşyaları incelerken, ekipteki coğrafya öğretmenlerinin ilgisini duvardaki kurtuluş savaşında kullanılan Türkiye haritası çekiyor.
Rumlardan kalma bu sanat harikası evin bahçesinde çay ve kahvelerimizi içtikten sonra fındık ve çam ağaçlarının oluşturduğu bahçelerin arasından Ayasofya Camisine iniyoruz. Kilise içinde Hz. İsa’nın mucizelerinin anlatıldığı fresklerinin bulunduğu tavan süslemelerini inceliyoruz. Bahçedeki havuz, taş işçiliği freskler ve deniz manzarası harika. Trabzon’da zaman geçirip çarşısında geziyoruz, bal, yeşil çay ve Rize çayı satın alıyoruz. Buradan Sümela Manastırına gidiyoruz. Dar bir vadi içerisinde yemyeşil ormanların arasından kıvrılan yolun virajlı ve kaplamasının oldukça yeni olması çok keyifli bir yolculuk sağlıyor. Ancak Sümela Manastırında herkes son noktaya kadar araçla ulaşmaya çalışınca trafik korkunç duruma geliyor. Geri dönüp aracımızı park ettikten sonra yürüyerek tekrar geliyoruz. Fakat sis yüzünden Manastırı görmek mümkün değil. Minibüsler ile manastırın olduğu yere çıkıyoruz. Bu kez de içeriye girmek yasaklanmış. Çok kısıtlı bir kısmı gezmeye müsaade ediliyor. Gezenler yetkililere tepki gösteriyor.
Trabzon’dan ayrılarak Giresun’a doğru yol alıyoruz. Sahil yolu bir harika, deniz sizi hiç yalnız bırakmıyor. Murat Hoca’nın aradığı arkadaşı gezi ile ilgili tavsiyeler veriyor. Akçaabat köfte yememizi, tünele girmeyip Perşembe yolunda araç sürmemizi, Yosef burnunu gezmemizi ve uzun saçlı adamın çayını içmemizi tavsiye ediyor. Tavsiyelere uymaya karar veriyoruz. Akçaabat köftemizi afiyetle yedik ve üç kişi 100 TL gibi makul bir ücret ödedik.  Burada yapılan sohbet esansında Anadolu’nun Alcatraz’ı Sinop cezaevini görme düşüncesi gezi planından yorgunluk nedeniyle çıkarıldı. Yosef burnunda; Karadeniz’in hırçın dalgaları, deniz feneri ve restore edilmiş küçük bir kilise harika bir uyum içerisinde. Mesire alanı olarak kullanılan alanda piknikçilerin bıraktığı çöpler inanılmaz. Her tarafta uçuşan poşetler ve çöpler kuvvetli rüzgârda denize doluyor.
Kocaali’deki Kefken adasından sonra Karadeniz’de yer alan ikinci ada olan Giresun adasını görüyoruz. Kefken adasına göre daha küçük ve üzerinde yaşam olmayan şirin adayı arkamızda bırakıyoruz. Akşam olmak üzere ve daha fazla yorulmadan yüzlerce kilometre yolu dönmek istiyoruz.
Samsun'da şoför değiştiriyor ve Osmancık'ta leblebi ve pirinç alıyoruz.  Siparişleri ve hediyelerimizi buradaki beyefendi bir esnaftan tedarik ediyoruz. Esnafa yoldaki fotokapan ve ceza tehdidinin trafik keyfini kaçırdığını, kamyoncuların ve memleketlerine giden insanların bu konudan mustarip olduklarını hatırlattım. Çok fazla kaza gerçekleştiğini ve ilçenin can kayıpları yaşadığını önlem olarak akla başka bir şey gelmediğini söyledi. Vedalaşıp ayrıldık ve tekrar yollara düştük. Yağmur tekrar başladı ve Karabük sınırları içerisinde otobana dahil olmaya çalışırken flaş patladı. Sanırım 100-110 ile giderken hız cezası yedik ve gezi için çekilen hatıra fotoğraflarımızın sonuncusu da bu fotoğraf oldu.
5. GÜN
Beşinci günün sabahı Bulutsuzluk Özleminin Yine düştük yollara şarkısını dinleyerek eve sevdiklerimize ulaşmamızın sevinci ile “DERDOSK bir macerayı daha tamamladı” notunu düşüyoruz.


Facebook