30130
21/01/2020, 02:25

İran 1 (Alam Kooh 4850 m.) 02/07/2018

Fas’ta Ahaggar dağlarını aşarak Sahra çölüne ulaşmanın kaça patlayacağını hesap etmeye çalışırken, Turan’ın internette gördüğü 200 dolara on beş günlük İran seyahati ve İran’ın en yüksek zirvesi Devamend dağına zirve tırmanışı ilanı bütün hesaplarımızı değiştirdi. Acele bir kararla Sabiha Gökçen Havaalanında tanışacağımız diğer maceraperestlere katılmaya karar verdik.
HIzlıca sağlık kontrolümüzü yaptırdık ve dağcılık lisansımızı çıkartırdık. Tahran İmam Humeyni hava alanına inmek üzere uçak biletlerimizi aldık. AKUT Yönetim Kurulu Başkanı Recep Şallı elimizdeki malzemelerimizin eksik olduğunu görünce kask, kazma, krampon ve çadırını verdi. 
Gece yarısına doğru kalkan uçağımız saat farkı da işin içine girince gün ışımaya yakın hava alanına indi. Uçak hava alanına indiğinde kadınlar uçaktan inmeden başlarına kısmen bir örtü örttüler. Havaalanını koridorları Sabiha Gökçen'e göre oldukça sakin hatta ısısızdı. İlk İran yetkilisi ile karşılaşacağımız an bu ülke hakkındaki ön yargılarımız nedeniyle biraz heyecan verici idi. Nihayet pasaport kontrolü yapan görevli sakallı, mutsuz ve asabi görünütüsü ile beklentileri karşıladı. Sabah yorgunluğumu bilinmez ama aklımıza yerleştirilen İran tiplemesi ile birebir uyuşuyor. Salınarak geldiğimizden oluşan sıranın arkasında bekliyoruz. Derken ikinci vezne İran vatandaşları için açıldı.Sıra yarıyarıya ilerledi. Derken bir üçüncü banko daha açıldı ve birisi seslendi.
-Türkiye Türkler bu taraftan.
Bizim sıralar hızla ilerliyor fakat birileri problem yaşadı. Bir Türk grubu geçerken içlerinden biri takılıyor, mutsuz yetkiliye. Yetkili net bir tavırla farsça birkaç kelime ederek eliyle geri çıkmasını işaret ediyor.
-Abi, hani Türklere vize yoktu, ben ne yapacağım şimdi? diye isyan edecek oluyor.  
Ancak kısa sürede elindeki pasaportun Türk Pasaportu değil, Fransız pasaportu olduğu anlaşılıyor. Sorunun nasıl çözüldüğünü bilemeden bizim sıramız geliyor. Biz güler yüzlü bir görevliden Sabiha Gökçen'dekinden daha bir rahat geçiyoruz. Fakat salona geçerken bir görevli daha yanımıza yaklaşıyor ve çantalarımızı işaret ediyor. Çanta konusu biraz can sıkıcı çünkü Pegasus’un ölmeyi gösterip bayılmaya razı etme taktiğiyle 110 TL ek para ödettiği çanta yine problem. Sabahın köründe bu çantayı tekrar açıp kapatmak, isteyerek yapacağım bir iş değil.
-Turan, bu adam çantaları açın, diyor. Dedim.
Adam sesimi duyunca bundan sonra bolca duyacağımız ve bize kapıları sonuna kadar açan kelimeyi söylüyor:
-Türkiye Türk?
-Evet
-Yüzü değişiyor, eliyle geç işareti yapıyor.
Pasaport işlemleri bitince toplanıp havaalanının önüne çıktık. Araç ve rehber bekliyoruz. Rehber biraz gecikme ile geldi, ancak; bu kez de aracı bekliyoruz. Nihayet o da geldi. Öğreneceğiz, burada randevu saatine riayet eden pek yok. Ali Rıza bizi taşıyacak minibüsün şöforü ve dağ rehberimiz Mustafa ile minibüse dolduk. Eşyalar aracın üzerine bağlandı.,
Tahran’dan çıkıyoruz. Hava aydınlanmak üzere ama hava kirliliğinden öleceğiz. Şoförümüzün neden ameliyat maskesi taktığı belli oldu. Hava da bir ağır bir egzoz kokusu var. Buna koku demek doğru olmaz. Koklamıyoruz, bildiğin egzoz soluyoruz. Kliması açık bir arabanın kırmızı ışıkta önündeki aracın egzozunu aracın içene çekmesi gibi. Zehirleniyoruz. Ben doğal gaz gelmeden önce -mesela 93’te- Ankara ve daha öncesinde İstanbul’un hava kirliliğini bilirim ve aynı şeyden bahsetmiyoruz. Durum burada çok çok daha vahimdi.
Yol boyunca bu koku bizi rahatsız etmeye devam ediyor ancak Elburz dağlarına yaklaştık ve tırmandıkça rahatlıyoruz. Sabah saatinde vadideki nehir kenarında kurulmuş pek çok mola ve konaklama tesislerinden mütevazi bir tanesinde mola veriyoruz. Gece uykusuz geçti. Kimi arkadaşlar sedirlerde uyukluyor. Kahvaltı; bal kaymak ve yöresel sakatat çorbaları ve çay ile yapılıyor.  Yol boyunca bizim eski banyo kazanlarına benzeyen çay kazanları kaynatılıyor, müşteri davet etmek için. Ancak genelde sallama çay veriliyor.
Tekrar yollara düşüyoruz. Kuzeye ilerliyor ve dağlar aşıp tüneller geçiyoruz. Tünellerin bazıları elle kazılmış ve yan duvar sıvaları yapılmamıştı. BU nedenle dar ve güvensiz bir geçiş hissi veriyordu. Ancak şoförümüz alışık. Kuzeye ilerledikçe dağlardan inmeye başladık. Ortalık yeşermeye tarım ve hayvancılık faaliyetleri kendini göstermeye başladı. Ayrıca Türkiye’de sahil köylerinde başlayıp yaylalara yayılan yazlık formundaki yapılara benzer bahçe içinde dubleks, tripleks binalar görmeye başladık.
 Tuvalet büyük problem olmaya başladı. Benzin istasyonu yok. Olsa da benzin istasyonunda tuvalet yoktu. Sonunda varacağımız kasabaya geliyoruz. Kasaba girişinde benzinlik var ve tuvalet yok. Tarif üzerine yolun karşısına geçip dükkânların içinde tuvalet arıyoruz. Bir tuvalet bulduk sonunda. Binanın dışında eklenti olarak yapılmış pasaj içerisinde bidonlarca sarımsak turşusu üreten atölyenin işçilerinin kullandığı bir tuvaletti. Çalışan işçiler ile göz göze geliyoruz. Genelde bayan işçiler. Bizi izlemekle beraber yadırgamıyorlar. Sanırım bu bölgeye gelen dağcılara alışıklar.
Burada Alamkooh dağına çıkacağız. Dağın yüksekliği 4850 metre ile hedefimizdeki 5670 metre yüksekliğindeki Devamend dağından alçak olmakla birlikte bizim Türkiye’de çıktığımız dağların Ağrı hariç hepsinden daha yüksek. Bizim için aklimitizasyon görevi göreceğini düşünüyoruz.
İyi hazırlandık. En son birkaç gün önce Suadiye’den Kartepe’deki 1650 metre yüksekliğindeki televizyon vericisine karayolundan yaklaşık 30 km yürüyerek, inip çıktık. Ancak bu antrenmanın ağrıları henüz ayaklarımızda. Yada uykusuzluk ve yorgunluk kendini göstermeye başladı.
Nihayet dağ evine geliyoruz. Düşündüğümden çok güzel. Bahçesi harika. Yetkililer ilgili. Bir an önce odaya çıkmak ve banyo yapmak istiyorum. Ancak form dolduruyoruz, olmadı bi daha dolduruyoruz. Sonunda yemek ve dağ için alışveriş yapmak üzere tekrar şehre dönüyoruz. Yemek ve alışverişlerimizi Ali Rıza kartı ile toptan ödüyor. Bu durum bazı arkadaşları huzursuzlanıyor ki, sonunda endişelerinde haklı çıkıyorlar.
Kuyumculara girip çıkıyoruz. Oto galericileriyle ve daha birçok çeşitli esnaflar ile görüşüyoruz fakat bir türlü dolarlarımıza kıyıp bozduramıyoruz. Ali Rıza dolar ticaretini kendisi yapmak istiyor fakat nerde o para Ali Rıza’da. O yüzden bize harçlık veriyor ve tüm ödemeleri bizim için yine o yapıyor.
Dağ evine geri dönüyoruz. Ancak gurup hızlı bir kararla konaklamaktan vazgeçiyor. Bir an önce dağ faslını bitirelim ki, İran’ı gezeceğiz. Zamandan tasarruf etmiş ve otel masrafından da kısmış oluruz
Arazi araçları geldi. Bizi dağ evinden aldı ve bir vadi boyunca iki saatten fazla arazide taşların üzerinde hoplaya zıplaya seyahat ederek bir dar boğaza getirip bıraktı. Uykum var. Diğer ekip gelmeden uyuyabilir miyim? Kendime cazip bir yatak yaptım ama nafile uyku tutmadı, kalktım. Benden sonra Şengül de denedi o da uyumayı başaramadı.
Etrafta bir iki tane katır işi yapan insanların konaklama çadırı var. Biz katır kullanmayacağız. Malzemeleri taşıma görevi bizde ve   bende ek yük olarak çadır var. Elimizde Akut yönetim kurulu başkanı Recep Hocamın işinizi görür diye verdiği beş mevsimlik bir Husky çadır var ve ağırlığı beş kilo. Bu benim çantama ek durumunda ve oldukça kötü bağlanmış durumda. Ben yürüdükçe ileri geri sallanarak beni geri zorluyor ve dengemi bozuyor.
Diğer arazi aracının gelmesi ile tamamlanan ekibimiz sıralanıp bir patika takip ederek tırmanışa geçiyor. İlk şok. Merdiven benzeri bir şekilde yapılmış eğreti bir köprü geçeceğiz. Çok yüksek değil, ancak; iki yanındaki taşıyıcı sırıkların dengesini sağlamak için altlarına taşlardan destek konmuş.
Taşların oynaması içten bile değil. Her kes geçebilir, herkes düşebilir.  Dere yatağının daraldığı bu yerde  su oldukça sert akıyor. Düşenin ciddi problem yaşayacağı kesin. Arkadaşlar birer birer geçti. Hadi ben de geçtim.
Yola koyulduk. Dar boğazdan kar üzerinde yürüyoruz. Yanımızda yer yer kar ve buzla örtülü, yer yerde açıktan akan bir nehir çağlıyor. Nehre düşüp buzulların altına sürüklenme endişesi ister aklımızı kurcalıyor. Herkes önündekinin izini takip ederek patikadan ve bazen de nehrin üzerindeki buzuldan ilerliyoruz. Koridor gibi bir vadiden. Sonundan nehir yatağından uzaklaşıp yansıra patikadan ilerlemeye başlıyoruz. Ekibin birbirine uyumsuzluğu ilk burada kendini gösteriyor. Bir gurup kamp alanına varırken benim de içine bulunduğum gurup onlara yetişmek için mücadele veriyor. Çok bir fark olmadan herkes kamp alanına varıyor. Kamp alanı oldukça geniş ve her tarafta buzul erimelerinin oluşturduğu küçük derecikler var. Ağrı dağında bu dereciklerden aldığımız su arazinin volkanik yapısının verdiği tat nedeniyle olsa gerek bizi pek mutlu etmemişti. Ancak buradaki su, lezzetli ve yadırgamadan içiyoruz.
Çadırı kurduk. Çayımızı demledik. Gece hiç uyku tutmadı. Uykusuz geçen ikinci gece hiç iyiye işaret değil. Sabah günün ilk ışıkları ile kalktık.  Rehberimiz Mustafa’nın peşine takıldık. Ancak yakalamak ne mümkün! Temposu yüksek gurup üyeleri ile patika boyunca gözden kayboldu. Ben, veteriner Hasan Abi, Sefer ve Ferhat geride kaldık. Bir süre sonra Ferhat’da yürüdü gitti. Ben ve Sefer geride kaldık. Sefer kusuyordu. Sorun var mı dediğimde yok bir şey, ben başta böyle oluyorum, birazdan geçer, dedi.   Bir süre sonra bende Sefer’i kendi hızında bırakıp diğerlerine yetişmek için hızlandım. Onlardan önce Hasan’ı buldum. Birlikte bir süre yol aldık. Bir noktadan sonra devam etmeyeceğini, söyledi ve geri dönme kararı aldı. Bir süre sonra ise patikanın yanında otururken Ferhat’ı buldum. Kendime yol arkadaşı etmek için ne dil döktüysem de, devam etmeyeceğini, kendisini büyük zirve için saklayacağını söyleyerek yerinden kalkmadı.
Yalnız başıma iki saate yakın patikayı takip ettim. Patika beni bir zirveye götürdü. Tabelası olan bir zirve idi burası. Ancak hedeflenen zirve burası değildi. Yanlışlıkla öndeki ekip ve ben hesapta olmayan bir üçüncü zirveye tırmanmıştık. Ekip ve ben diyorum çünkü etrafımda ekip diye bir şey kalmadı. Kimsecikler görünmüyordu. Zirveden bağırdım ancak sesimi kimselere duyuramadım. Tekrar geri çıkmak korkusu ile çıktığım yerden aşağıya inmek istemiyordum. Sonunda gurubun karşı yamaca tırmandığını gördüm. Onların da aralarında mesafeler oluşmuştu.  Arkada kalan birisi ile irtibat kurup ne yapmam gerektiğini sormaya çalıştım ancak o mesafeden birbirimizi anlamamız mümkün değildi.
Sonunda hızla yamaç inip onları gördüğüm diğer yamaca tırmanacağını düşündüğüm bir patikayı takibe başladım. Elimden geldiği kadar hızlı hareket etmeye çalışıyordum. Bu arada Turan arkadaşımın benim içim patikaya bıraktığı çikolatayı da mideye indirdim.  Hızlı tırmanışım öndeki ekibinde dikkatini çekti Onlara yetişmek için tempomu arttırmak, daha da hızlı tükenmeme neden oldu. Bir süre sonra uzun soluklu bir mola vermek ve bunun akabinde de molalarımı sıklaştırmak zorunda kaldım.
Sonunda bir saatten fazla bir rötarla zirve yolunda grubun diğer üyeleri ile karşılaştım. Dönüş yolundaydılar. Telefonun şarjı bittiği için ekip lideri Mehmet’ten zirve fotoğrafı için fotoğraf makinesini istedim. Biraz nazlanarak verdi. Turan arkadaşıma da benim ile zirveye dönmesini ve zirve fotoğrafımı çekmesini rica ettim. Sağ olsun kırmadı. Yakın sayılan ve artık tırmanış gerektirmeyen bir mesafeyi beraber yürüyüp zirve kayalıklarında mecburen tek kişilik zirve fotoğrafı çektirdim.
Aşağıya inerken gurubu yakalamak için hızlı hareket ettik. Amaç fotoğraf makinesini bir an önce teslim etmekti. Teslim ettim ve arkadaşların ikazı ile de yavaşladım. Bu arada Sefer’in zirve yolunda hala ilerlediğini gördüm. Gurup üyeleri onu zirve için geç kaldığı, sağlığının iyi olmadığı hususunda uyarmış ve dönüş yoluna geçmesi konusunda ikna etmeye çalışmıştı. Kendisi hızının bu olduğunu, aldığı eğitimin gereğinin de bu olduğunu söyleyerek, tırmanmakta ısrar ediyordu.
İniş yolunda bu kez gelirken çıktığımız üçüncü zirveye uğramadan bir vadi boyunca dağınık şekilde ilerliyorduk.
Tehlikeyi fark edip
-Kar buz araziden geçiyoruz. Bu vadinin altında ırmak olabilir. Ve biz bunun içine düşebiliriz. Bence birbirimizin ve öndeki gurubun ayak izlerini takip etmeliyiz. Dememe kalmadı ben düştüm.
Olduğum yerdeki karların altında akan derenin açtığı boşluk çöktü. Belime kadar kar çukuruna gömüldüm. Belki şansızlık ve belki de şans sağ dizim bir kayaya çarptı. Acı tahammül edilebilir hale geldiğinde çıkmak istedim. Ancak, kendimi yukarı alamadım.  Bunun üzerine vücudumun yanlarındaki karları temizleyerek kendime bir hareket alanı açtım ve arkadaşlarımın da yardımıyla çukurdan çıktım.
Kar ile soğuk kompres yaparak şişmesini engelledikten sonra.  Ayağa kalktım ve hareket ettikçe daha iyi bir performansla kamp alanına ulaştım. Burada arkadaşımızın verdiği sporcuların kullandığı soğutucu spreyi sıkarak yaraya şişmemesi ve beni hareketsiz bırakmaması için müdahale etmeye devam ettim.
Çadırlarımızı topladık. İlk araca binecek yolcular kamptan ayrıldılar. Hava karamak üzereydi. Sefer henüz dönememişti. Sefer için de endişelenen de yoktu. Rehber Mustafa’ya Sefer’in henüz dönmediğini söylediğimde gayet rahat bir şekilde “-GeleEEer” diye cevap vermesi kabul edilebilir bir rehber davranışı değildi. Yüzümüz dağa dönük oyalanarak Seferi bekledik. Nihayet ufukta belirdi. Böyle olunca Ekip lideri Mehmet ve Naci onu kamp alanında bekledi ve Turan ile ben dönüş yoluna girdik.
Dizim önemi bir aksilik çıkarmıyordu. Hafif bir aksama ile yükümü sırtıma alıp yoluma gidebiliyordum. Vadi yolunda yediğim şamfıstığının keyfini sürerken kabuklarını patikaya atmanın muhasebesini yaparak ilerliyordum. Kabukları patikadan uzağa fırlatmak yada onların organik olduğunun düşünüp doğaya zarar vermeyeceğini düşünerek zaman geçiriyordum. (Bu arada -orada olmayan bir şeyi oraya bırakmayın ve orada olan bir şeyi alıp uzaklaştırmayın-. Kural bu derece basittir.)
Nasıl oldu bilmem ama patikayı şaşırıp dereye su içmeye inen bir hayvanın oluşturduğu izi takip edip patikadan ayrılarak kendimi zor durumda bıraktım. Tozlu ve eğimin fazla olduğu bir yerde yorgunluğun etkisi ile hareketsiz kaldım. Bu durum en az üç kere tekrarlandı. Bir defasında Turan’ın sırt çantamı alması iler rahat bir nefes alarak tekrar doğru patikaya döndüm.
Vadinin daraldığı yerde nehir yatağına inmeye cesaret edemedik ve gelirken nehrin buz tutmuş yerlerinden kolayca geçtiğimiz yerleri bu defa zor zahmet kayalıkları aşarak geçtik. Bu arada Mehmet ve Seferi geride bırakan Naci bana yetişti ve geçti. Herkes kendisi bir an önce araçların bulunduğu yere ulaşmaya çalışıyordu.
Sonunda tahta köprüyü tekrar geçtim ve kayalık bir patikayı geçerken dağa doğru gelen üç kişilik gurup ile selamlaştım. Donmuş nehir üzerinden son bir kez geçip arkadaşlarımın yanına geldim. Önden inen gurup çoktan araca binip gitmiş muhtemelen dağ evine varmışlarıdı. Şoförümüzün içecek ikramını kabul ederken uzak karlı dağ yamaçlarından geçen anne keçi ile yavrularını keyifle izledik. Geridekilerinde bize katılması ile hiç acele etmeden yer yer çekim yapmak için durarak geldiğimizden daha da uzun bir araç yolculuğu ile geri dönüş yoluna girdik. Dağ evine döndüğümüzde hava iyice kararmıştı.
Ancak ciddi bir problemimiz daha var. Bizim öncü gurubu saatlerce bahçeden içeri bile almamışlar herkes burnundan soluyor. Biz rezervasyon yapmadığımız için bizden sonra gelen bir gurup odaları tutmuş ve yer yok. Bahçede konaklarız, çadır açarız, teklifimize ilginç bir şekilde olmaz deniyor.
Çözüm: Ali Rıza bizi Devamnend’e tırmanışta kullanacağımız Rineh'teki dağ evine götürüyor. Yolculuk tüm gece ve hatta gündüz sürecek. Yorgunluk, uykusuzluk ve sakatlık artık halüsinasyon görmeme neden olmaya başladı. Her şey her şeye benziyor. Minibüste yer nedeniyle tartışan arkadaşların tartışmasının uzamasından endişe ederek,  en arka solda rahatsız sayılabilecek yere oturmayı kabulleniyorum.  Oturur oturmaz da rahatsız bir yolculuk olacağını anlıyorum. Koltuk yatmıyor ve çok dar. Ayrıca dizimi uzatma ihtiyacı hissediyorum. Ancak yapamıyorum. Üçüncü uykusuz bir gece olacağa benziyor.
İlk dağın zirve sertifikalarımızı son dakikada alıp yola çıkıyoruz.


Facebook