30130
27/06/2020, 23:56

Likya Yolu 1 (Fethiye/Ölüdeniz- Çavdır Arası) 14-15/03/2020

Likya yolunu yürümek pek çok doğaseverin ölmeden önce yapılacak işler listesinde yer alır. Bu uzun yürüyüş, Derdosk olarak bizim de ilk fırsatta gerçekleştirmek istediğimiz bir hayal olmuştu.  Herkesin de bildiği gibi Akdeniz ikliminin “Yazları sıcak, kışları yağışlı” olması nedeniyle bu yolu ilkbahar yada sonbaharda yürümek en iyisidir. Okulların salgın nedeniyle bir hafta tatil edilmesini fırsat bilerek Derdosk üyesi Turan GÜLLÜ ve ben Murat SERT beş yüz otuz beş kilometrelik geziyi ani bir kararla başlatmaya karar verdik.
Sabiha Gökçen’den Dalaman Hava alanına uçak biletlerini alıp çantaları hazırlamaya başladık. Çadır, mat, uyku tulumu, baharın ilk günleri olması nedeniyle kışlık kıyafetler derken çantanın ağırlığı 14 kiloyu buldu. Çantayı tartım çünkü; daha önce aynı havayolu şirketi ile İran’a giderken çantanın ağırlığı nedeniyle problem yaşamış ve ek ücret ödemek zorunda kalmıştım.
1.GÜN (14/03/2020 Cumartesi) Ölüdeniz (Ovacık) – Faralya Köyü (Kelebekler Vadisi)
14/03/2020 Cumartesi 6:15’ te kalkacak uçak için İzmit otogardan Sabiha Gökçen’e 04:00 da hareket eden halk otobüsüne bindik. Hava alanına birkaç kilometre kala yolda bir otomobil yangını nedeniyle trafik durdu. İtfaiye gelip yangını söndürdü ve trafik tekrar açıldı. Check in yaptırmış olmamız zaman kazandırmasına rağmen bavullarımızı uçağın kargo bölümüne kapanan sistem yüzünden veremedik. Sırt çantalarımızda tehlikeli bir şey yoksa çantalarımızı yanımızda kabine alabileceğimiz söylendi. Tamam, dedik. Ancak; sırt çantasındaki çadırın kazıkları, batonlar, çatal kaşık ve kamp için gerekli pek çok şey güvenliğe takıldı. Bir sürü dil dökerek mağduriyetimizin sebebinin biz olmadığımızı anlatmaya çalıştık.

-Bunlar çadır kazıkları, sivri bile değiller, batonlar bize çok gerekli ve tehlikeli değiller, çatal kaşıkları atalım ama çantada nerde olduğunu bulamıyoruz. vs vs. Çantaları döküp istediklerini ayıkladıktan sonra çantayı geri toplamaya kalksak mümkün değil uçağa yetişemeyecektik. . Derken, güvenlikteki hanım birden yumuşadı. Uçak biletleri çok pahalı, hadi uçağınızı kaçırmayın, geçin. Çadır kazıklarını, Turanın çok amaçlı çakısını ve bilmiyorum başka ne ıvır zıvırımızı bıraktık. Batonlarımızı kurtardık ve koşarak çıkış kapısına giderken diğer güvenlik görevlisi bayan arkamızdan hala “beyefendi çatalll” diye bağırıyordu.
Aprona çıkan kapıya ulaştığımızda herkes minibüse binmiş uçağa gitmek için bizi bekliyordu. Bizde minibüse binip yaşadıklarımızı anlamlandırmaya çalışırken minibüs uçağın yanına yanaştı. Tam uçağa binerken görevliler ne deseler iyi: Abi, çantaları uçağın bagajına alalım mı? Kızayım mı, sevineyim mi, bilemedim. Bagajları ilginç bir şekilde, birkaç eksik malzeme ile uçağın kargo bölümüne konulmak üzere diğer bavulların olduğu yere bıraktık.
Cam kenarında oturan bayan oturduğu yerin benim olduğunu, istersem kalkabileceğini söyledi. Ben gerek yok, rahatsız olmayın, dedim. Harika bir güneş doğuşu ve Toros Dağlarını ve Lİkya yolunu yukarıdan izleme şansını teptiğimi düşünemedim. Harika manzaradan tek kare fotoğraf yok, üstelik bayan o saatlerde hep uyudu.
Havaalanı ile Fethiye’ye arası yaklaşık 1 saat sürdü. Fethiye’de iki önemli malzeme alacağız. Ocak kartuşu ve uçakta zapt edilen çadır kazıklarını. Kartuş tamam ama çadır kazığı bulmak mümkün değil. Sorunu nalburdan 20 cm’lik İngiliz çivileri alarak çözdük. Bu çözüm, çanta ağırlığının bir kilo artmasına neden oldu. Market alışverişini de yaptık ve Ölüdeniz minibüsüne bindik. Likya yolunun başlangıç tabelasının olduğu yerde indiğimizde yabancı bir çift bilgilendirme tabelalarını inceliyordu. Tabelanın altında fotoğraflarımızı çektirip saat 11:00’da yola düşüyoruz. Bir süre otellere giden araç yolundan devam eden yolda yürüdük. Grubu patikaya bırakmış, onlarla tekrar bulaşacağı diğer noktaya hareket eden expedisyon şirketinin pikap sürücüsü bizi kendisine tanıdık olduğumuzu düşündürecek şekilde candan selamladı.
Yaşlı bir çift sırf aile gezileri için teşkilatlandırdıkları minibüsleri ile bu yol üzerinde gelebilecekleri son yere kadar gelmişler, sabah kahvaltısını Babadağ’ının eteklerinde Ölüdeniz manzarası eşliğinde yapmışlar etrafı, seyrediyorlardı.
Patikada yükseldikçe Ölüdeniz manzarası yaşanan aksilikleri unutturup yolun tadını çıkarmaya başlamamızı sağladı. Tırmandıkça manzara daha da güzelleşti. En güzel fotoğrafı çekme fırsatını kaçırmamak için sık sık durup fotoğraf çektik. Issız patika da yeterli sıklıkta çizilmiş kırmızı beyaz çizgiler yolda emniyetle yürümemizi sağladı. Babadağ’ın gölgesi henüz tepemize gelmemiş güneşten bizi koruyordu. Yürüyüş için olabilecek en iyi şartlarda ve harika bir manzara eşliğinde, keçilerin su ihtiyacını karşılamak için yapılmış birkaç sarnıcı da inceleyip patikada yükselmeye devam ettik. Patikanın yokuşu antrenmansız halimiz ile sırtımıza aldığımız 15 kiloluk yükler nedeniyle bizi biraz zorladı. Soluklanmak için durduğumuz bir yerde Ölüdeniz’e yerleşmiş atmış beş yaşlarında iyi Türkçe öğrenmiş gezintiye çıkan bir adam bizi geçti. Daha ilerideki bir soluklanma anında ise oldukça yüksek tempo ile genç birisi daha geldi ve duraklamadan yoluna devam etti. Temposunun çok yüksek olduğu konusunda uyarımıza yarışlar için antrenman yaptığını söyledi. Bugün bize eşlik edecek birisi yok gibi görünüyordu.
Patikanın sonundaki düzlüğe çıkmaya yakın, gökyüzünde yamaç paraşütü yapan iki kişi gördük. Birisi seslenerek selamlaşabileceğimiz kadar yakınımızdan uçtu. Yaz aylarında burada gökyüzü paraşütçülerle kaplanıyor ancak şimdi her yer olduğu gibi gökyüzü de oldukça sakindi.
Diye düşünürken yukarıdan kamyon ve dozer sesleri geldi. Patikada ara ara oluşan çökmelerin ve ağaç kırılmalarının sebebi de şimdi anlaşılıyordu. Yukarıdaki yol inşaatı sırasında aşağıya kayalar yuvarlanıyordu. Kamyonların manevraları bizi huzursuz etti. Kamyon kasasındaki malzemeleri yamaca boşaltacak gibi duruyordu. Eğer bunu yaparsa üzerimize kaya yuvarlanması içten bile değildi.  Ancak bizi görmüş olmalılar ki faaliyet durdu. Nihayet şantiye alanına dönmüş yere çıktık ve işaretleri takip ederek patikaya tekrar girdik.
-Hoş geldiniz, buyurun dinlenin, diyen Ramazan’ın davetine ve tavsiyesine uyduk. Küçük bahçesinde serildik. Henüz iki saattir yürüyor olmamıza rağmen yer yer oldukça dik ve makilik bir yamaç çıktık. Antrenmansız halimiz ile yükümüzün ağırlığına bir de tepemize dikilen güneş eklenince dinlenmek harika bir fikir oldu.
Ramazan elinde koca bir kâğıt bardak göstererek; “Nar ve portakal suyu sıkabilirim” dedi ve ekledi “10 TL”. Bu teklif yolda karşılaşacağınız en hijyenik, en vitaminli, en lezzetli gıda teklifi aynı zamanda. Ramazan bahçede konaklayabileceğimizi tuvalet ve suyu kullanabileceğimizi bir ücret ödememize de gerek olmadığını söyledi.
Meyve suyunun üzerine çay ve maden suyumuzu da içtikten sonra yayıldığımız yerden kalkıp, görünen Kozağaç köye doğru yol çıktık.  Su almak istediğimizde Ramazan “su almanıza gerek yok, köyde pınar var oradan tüm su kaplarınızı tekrar tazeleyebilirsiniz.” dedi.
Babadağ’ının manzarası Akdeniz’in alışılmış yeşilliğine göre burada oldukça çıplak. Ramazan açıklamasına göre; 1957 de meydana gelen depremde dağda büyük bir heyelan oluşmuş. Yolun bu heyelan alanının üzerinden geçtiğini ileride daha iyi görebileceğimizi söyledi. Sohbetimiz arasında Ramazan Likya yolunu yılda üç bin kişinin yürüdüğü yıllar olmasına karşın ilginin her geçen yıl azaldığını söyledi. Onlar da buna bir anlam veremiyorlarmış. Ramazan ile hatıra fotoğrafı çektirerek yola devam ettik.
Kozağaç Köyünün girişindeki taş kaplanarak yöre mimarisine uydurulmaya çalışılan ama asıl amacın lüks görünüm vermek olan yazlık mı yoksa otel mi olacağını anlayamadığımız inşaat halindeki yapının yanından geçtik.  Onu geçer geçmez başka bir çalışma dikkatimizi çekiyor. Arazi tıraşlanarak taşlı toprak taşınmış ve yerine taşsız kahverengi toprak serilerek tarım arazisi oluşturulmaya çalışılmıştı.  Akdeniz’in tarıma uygun iklimine karşılık taşlı toprağı tarla tarımın önünde engel oluşturuyor. Ama bu masraflı faaliyet tarla tarımı için ya da sera faaliyeti için değil bir otelin süslü bahçesi için olsa gerekti. Aksi takdirde tarlada yetiştirilecek hiçbir tarımsal ürün kazancı bu masrafı karşılayamazdı.
Köyün içerisinde oldukça gür akan pınarda elimizi yüzümüz yıkadık ve su şişelerimizi tekrar doldurduk. Biz pınar başında oyalanırken evlerinin çevresinde günlük yaşantılarını sürdüren köy sakinleri bize kayıtsız kalıp yaptıkları işle meşgul olmaya devam ediyorlardı. Köy içerisinden geçerken ne tarafa gideceğimizi bilemeyip keçi sürüsünün içinde hareketsiz kalakaldık. Durumumuz keçi çobanını da gülümsetti, selamlaştık ve keçiler geçince yolumuza devam ettik. Sessiz ve sakin köy içinde sağda solda otlayan kuzular ve buzağılar var.  Küçük bir mahalle olduğundan küçük de bir camisi ve görüntüyü tamamlamak için yapılmış küçük ve dikkat çekici bir minaresi vardı. Köy odası ve etrafta derme çatma yapıları izleyerek bu küçük köyden çıktık. Köy çıkışında dağda heyelanın açtığını düşündüğümüz yara izlerini daha iyi görebildik. Yürüdüğümüz yol heyelanın getirdiği malzemelerin oluşturduğu yığınların üzerinden geçti. Altından akan derinin sesini duyduk ancak yığınların kapattığı derenin kendisini göremedik.
Uykusuzluk ve antrenmansızlık kendisini iyice belli etmeye başladı.  Ayaklarımız ağrımaya ve isyan etmeye başladı. Çam ağaçlarının altında küçük bir kahvaltı eşliğinde mola verdik. Mola keyfimizi yerine getirdi ve yola düştük. Kısa bir süre asfalt yolda yürüdükten sonra tekrar patikaya ayrıldık. Patikalarda yürümek oldukça keyifli yada diğer bir deyişle asfaltta yürümek tatsız bir şeydi.
Patikalar düşünülenin aksine Likyalılar döneminden kalan antik yollar değildi. Bildiğimiz keçi yollarıydı. Türk adıyla birlikte Türk vatandaşlığı da alan Kate CLOW, 1999 yılında bu patikaları yerli halk tarafından yıllarca kullanılmış yollar ile birbirine bağlamış ve dünyanın en güzel ve uzun yürüyüş yollarından birini oluşturmuştu. Yol işaretlemeleri de oldukça iyi durumdaydı. Emeği geçen herkes bir teşekkürü fazlasıyla hakkediyordu. Güzel patikalarda; bazen sık orman örtüsü içinden, bazen makiliklerden ve bazen de kayalık yüzeylerden, kırmızı beyaz rehber çizgilerin rehberliğinde bolca kaplumbağalarla rastlaşarak yürüdük. Mart ayının ortalarındayız ve mevsim sayesinde rahatsızlık verecek sinek ve börtü böcek olmaması yürüyüş konforumuzu artırıyordu.
Kozağaç’tan sonra yürüdüğümüz üç kilometrenin ardından Kirme köyüne geldik. Köyün içindeki Lİkya yolu tabelalarını takip ederek bazen bir ahırın önünden, dar sokaklardaki evlerin arasından geçip köyün dışındaki patika halindeki harman yollarına çıktık. Yolda rehberleri eşliğinde yürüyen kalabalık bir grup ile selamlaşıp onları geçtik. Tarlada sulama yapmaya çalışan birkaç kişi ile selamlaştıktan sonra yorgunluk gidermek üzere suyu bol bir pınarın üzerinde konakladık. Az önce geçtiğimiz gurup bizi tekrar geçti. Bu geçişlerle yolu yürüyenler diğer gezginlerle ile göz aşinalığı olmaya başladı.
Tekrar sırt çantalarımızı yüklenip yola çıkana kadar yarım saatin üzerinde mola verdik. Ağaçlık bir yamaçtan kıvrıla kıvrıla inen bir patikayı takip ederek Kirme köyünden sonra dört kilometrelik patikayı tamamlayıp nihayet Faralya köyüne vardık. Faralya Köyü, geçtiğimiz Kirme’den farklı olarak oldukça turistik gözüküyordu. Otantik butik otelleri, temiz sokakları, bakımlı mütevazı evleri ve bakımlı bahçeleri vardı. Üzerlerinde hala meyveleri olan portakal ve limon ağaçları da köye ayrı bir güzellik katıyordu.
Bir bakkala nerde kamp yapabileceğimizi sorduk. Bize Kelebekler vadisinin üzerindeki çocuk parkının köyün ücretsiz kamp alanı olduğunu ve orada konaklayabileceğimizi söyledi.  Fethiye ve çevreden kalkan gezi teknelerinin uğrak yerlerinden olan Kelebekler vadisini yukarıdan gören güzel bir kamp alanı ile karşılaştık. Manzara çok güzel olmasına karşın ufukta alçalan güneşin oluşturduğu ters ışık nedeniyle istediğimiz fotoğrafları alamadık. Dağlardaki kamplardan edindiğimiz tecrübeden grupların gece gürültü yapabilecekleri ihtimaline karşı çadırımızı kalabalıktan mümkün olduğu kadar uzağa kurduk.
Buraya gelene kadar hemen her evin yada ahırın bir kenarında atıl duran 250cc’lik Java marka motosikletler gördük. Çoğu hala gösterişli durumda bu 80’li yılların en yaygın kullanılan motosikletlerinin bir zamanlar buradaki ana ulaşım aracı olduğu her evde bulunmasından belli oluyordu. Jawa’ların bu kadar yaygın kullanılmasını Anadolu insanının motosiklet tutkusuna bağlamak pek yerinde olmaz sanırım. Bozuk ve stabilize yollarda yol alabilen ve bakım maliyeti düşük araçlar olmaları tercih edilmelerinin sebebi olmalıdır.
Yolların asfaltlanması ve otomobil fiyatlarının daha fazla insanın alım gücüne uygun hale gelmesi motosiklete olan talebi düşürmüş olmalıdır. Sanki, tüm motosikletler aynı anda kullanım dışı kalmış gibi görünüyordu.  Hurdalığa atılmak, satılmak yerine; bahçenin bir köşesinde, ahırın girişinde, samanlığın saçağında çalıştırılıp gidilmeye hazırmış gibi orta sehpasının üzerinde dik tutuluyorlardı. Anadolu insanı, motorlu araçlar binek hayvanlarının yerini almadan önce aile bireyi gibi gördüğü atlarına ve öküzlerine gösterdiği hürmeti ve özeni traktörlerine ve otomobillerine de uzun yıllar göstermişti. Kadınların elişi marifetleri ile otomobilin arka camının önüne ördüğü dilimlenmiş yarım karpuz hala sempatik bir görüntü olarak hafızalarımızda yer alır.  Belki de böylesine bir duygu bağı kurulduğu için göz önünde duruyorlardı. Çocukluğunda bu motorları görmüş belki de kullanmış insanlar bu motorlara ilgi göstermiş olmalı ve dokunma ihtiyacı hissetmiş olmalıydı. Bu talebi fark eden muhtarlık ve bazı işletme sahipleri yol kenarlarında ve işletme önlerinde hatıra fotoğrafı çektirmek isteyenler için onları hazır tutuyordu.
Kamp menüsünde akşam yemeği olarak hazır makarna ve ton balığı konservesi vardı. Bu arada bir internet sitesindeki tavsiyeye uyarak ekmek yerine Fethiye’de Carfoursa’dan UNO’nun lavaş ekmeğini aldık.   Yer kaplamıyor ve bayatlamıyor ve lezzeti de çok iyiydi. Biz yemeğimizi yerken çevremizde çocuklar, koyunlar ve onları takip eden köy sakini kadınlar biz yokmuşuz gibi rahat davranıyorlardı. Biz bahçeye izinsiz girmiş gibi huzursuz bir ruh halindeyken onlar bizi manzaranın bir parçası olarak belirlemiş gibiydi. Kimse bizden bir rahatsızlık duymadı ve bize de bir rahatsızlık vermedi. Kampın hemen üst taraftaki ev sakinleri evin dışına bir evye koymuş ve bir de tuvalet kabini inşa etmişti. Derme çatma da olsa verilen bu hizmet burayı daha da sevmemize neden oldu. Aksi takdirde bu kalabalık ile burası konaklanacak yer olmaktan kısa sürede çıkardı. Kap, kacak yıkamak için su bedava ve tuvalet için bir lira ödemeniz gerekiyordu.
Yemek faslından sonra tek başına kamp yapan arkadaşın yakmaya çalıştığı kamp ateşinin başına toplandık. Ateşi, topladığımız ağaçların yaş olması nedeniyle ancak bir şişe kolonyayı dökerek yakabildik.  Güzel bir ateş ve güzel bir sohbet oldu. Arkadaşın yanında koca bir şişe kolonya taşımasından ve taşıdığı pek çok elzem olmayan diğer ağırlıklardan bu işe pek aşina olmadığını tahmin etmek zor değildi. Kamp ateşinin başındaki sohbetten de işlerinin pek yolunda gitmediği ve kendini dinlemek için bu yolculuğa çıktığı anlaşılıyordu.
2 .GÜN (15/03/2020 Pazar ) Faralya Köyü (Kelebekler Vadisi)-Kabak Koyu-Alıncık Koyu
Gece bacağımda bir kramp tehlikesi atlattıysam da arazide ilk kez uykumu tam aldım, diyebilirim. Sabah sekizde çorba kaynatarak kahvaltımızı yapıp elimizde çöplerimiz ile yola düştük. Yol kenarındaki bir tabela biz gezginleri içindi ve söyle yazıyordu; “Elinizdeki çöpleri yol kenarına atmanız size hiç yakışmıyor.” Gerçekten böyle bir şeyi akla dahi getirmek bu doğaya ve başından beri bize harika davranan bu insanlara büyük haksızlık olurdu.
Köydeki bir lahit ve tarihi yapı dikkatimizi çekti. Yol boyunca bolca antik kent gezeceğimizi düşündüğümüz için uzaktan fotoğraflamakla yetindik. Yol kenarına hatıra fotoğrafı çekmek için konmuş Jawa motosiklet üzerinde de birer Faralya hatırası çektirip, tekrar patikalara daldık.
Kırmızı çarpı işaretleri sapabileceğiniz muhtemel yanlış yolarda önünüze çıkarak size uyarı veriyor. Bu uygulama da çok iyi düşünülmüş; çünkü, çarpı işaretin konulduğu yerler gerçekten yanlış yola sapabileceğiniz yerler.  Yaklaşık yedi kilometre uzaklıktaki Kabak koyu ve ardından konaklamak üzere Alınca Köyüne sekiz kilometre daha yol almak için orman içinde zikzaklar çizerek patika yokuşu çıktık. Bu yokuşlarda yürümek yer yer bezdirici olabiliyor ancak sabrınızı hiç bitirmiyordu. Tam sızlanmaya başlayacağınız yerde ya manzara güzelleşiyordu ya da yol düzleşiyordu. Bir saatlik yürüyüşün ardından yokuşun yukarısındaki düzlüğe yaklaştıkça yukarıdan gürültüler gelmeye başladı. Yüksek sesle konuşmalar, bağrışmalar duyuluyordu. Bizim yürüyüş istikametimiz Fethiye’den Antalya’ya doğru ancak; bu yolu tam tersi istikamette yürümeyi tercih edenler de vardı. Karşıdan gürültülü bir ekip geliyor diye düşündük. Fakat sesler yaklaşmıyor, biz onlara yaklaşıyorduk.
Derken, bize doğru bağırarak saçma sapan bir şeyler söyleyen bir ses duyduk. Doğanın ortasında aptalca bir şeyler yaşayacağımız hissi ile karşılık olarak tonlaması ile “Derdin nedir, ne halt etmeye bağırıyorsun?” anlamına gelen bir “merhaba” dedik. Düzlüğe çıktığımızda genç bir adam ve sekiz yaşlarında bir çocuk gördük. Yanına varınca tavrını açıklamaya çalışarak, ormanda çok fazla domuz olduğunu ve kendisinin de bu yüzden korktuğunu söyledi. Az önce iki köpeğin yanından harlaya hırlaya koşarak geçtiklerini ve muhtemelen domuz kovaladıklarını söyledi. Bağırıp çağırarak ve arabasının radyosunun sesini sonuna kadar açıp gürültü yaparak domuzları kendisinden uzak tutmaya çalışıyordu.
Gerçekten de geçtiğimiz patikalarda domuz izleri oldukça fazla idi. Tofaş arabasının bagajını ve arka koltuğunu alabildiği kadar kuzulara vereceğini söylediği çalılık ve otlarla doldurmuştu. Annesiz büyüttüğünü söylediği kendi kendine oynayan sessiz evlat ile çikolatalarımızı babasından aldığı izin ile paylaşarak yolumuza devam ettik. Biz ayrılırken dağ taş radyoda bangır bangır çalan Seda Sayan’ın sesi ile inliyordu.
Yol buradan sonra artık geniş orman yoluna dönüştü ve düzleşti. Yaklaşık bir saatlik yol sonunda yolda tezgâh açmış birine daha rastladık. Selamlaştık ve küçük bahçesinde soluklanmaya başladık. Çay, soda, portakal ve mandalina aldık.
İşlerin nasıl olduğunu sorduğumuzda; henüz sezonun tam açılmadığını, söyledi. Ancak o da Ramazan gibi eskisi kadar çok kişinin yolu yürümediğinden şikâyet etti. Ardından da zaten azalan gezginlerden bazılarının da sanki onlar orda yoklarmış gibi davranarak geçip gitmelerine sitem etti. Bu soğuk davranışa anlam veremediğini söyleyerek, selam bile vermeye tenezzül etmediklerini söyledi. Bunula ilgili yaşadığı bir hatırasını anlattı.
Geçenlerde dayanamayıp bir gurubun peşinden seslenmiş. Abi tanışmıyoruz değil mi? Yooo tanışmıyoruz, demiş içlerinden biri. EeeEee, o zaman küs de değilizdir, demiş. Yok niye küs olalım cevabına karşılık da “Hadi bir şey almadınız, yemediniz, içmediniz, iyi de, selam da vermediniz, demiş. Bu tepkisinin üzerine gülüşüp, dönüp oturan gruba çay ısmarladığını anlattı.
Bizden önce bay-bayan iki turistin geçtiğini ve bizden sonra kalabalık bir gurubun geleceğini onlar geçtikten sonra kapatıp gideceğini söyledi. Gelecek olanları nasıl biliyorsunuz, dedim. Siz yürümeye başladıktan sonra herkes birbirine haber verir. Takriben ne zaman burada olacağınızı biliriz, ona göre de bekleriz, dedi. Yani bu dağda sandığımız kadar yalnız değildik. Razı olunan çok küçük meblağı karşılığında uğurlayanlarımız ve bekleyenlerimiz vardı.
 Portakal ağaçlarının üzerinde bu mevsimde meyve olmasına olan şaşkınlığımızı anlattık.  Bu nasıl olur, bahar geldi. Yeni çiçek açması, yeni meyveler için tekrar tomurcuklanması gerekmez mi, diye sorduk. Açtılar, dedi. Meyve verecekler. Portakal meyvesi üzerindeyken de çiçek açar, tomurcuklanır. Diğer meyvelere göre meyvesiz olduğu zaman azdır. Gerçekten meyvesini bu kadar uzun süre verebilen ağaç alışık olduğumuz bir şey değildi. Bildiğimiz meyve ağacı türleri ne kadar bol meyve verirse versin hepsini aynı anda verdiğinden meyvesi taze olarak çok uzun süre bulunmaz. Aldığımız mandalina ve portakalları kastederek; “bize kendi yetiştirdiğiniz meyvelerden mi verdin?” diye sordum. Hayır, size satın alma portakal ve mandalinalardan verdim. Bizim yerli portakal ve mandalinalar küçük ve çekirdeklidir, beğenmezsiniz, dedi. Yerli meyvelerin tadına bakmak istediğimizi söyleyerek ellerimizdekileri bırakıp daha küçük olan yerli türleri ceplerimize koyduk. Aldıklarımız ve yediklerimiz için ücret toplam yedi lira istedi. 10 lira verip üstü kalsın, dedim. Aldığımız cevap burada sadece doğayı değil insanları da sevdiren türden oldu. “Sen bu üç lirayı al, yedi lira bana yeterli. Tek ricam, yolda sizi bekleyen diğer arkadaşı selamsız geçmeyin. Oturun orda da birer çay için. Üç lirayı da ona verin.”
Portakalları soyup düşüne düşüne yola devam ediyoruz. Yoldan geçen üç beş kişinin yolunu gözle, aldığın on liranın üç lirasını da ulaşacağına bile emin olmadığın birine ikram et. Bu tok gözlü adamın söylemleri yıllardır ağırladığı müşteri profilini memnun etmek için midir? Yoksa söylemlerinde samimidir? Bizdeki bu insana olan güvensizliğin nedeni nedir?
 Yolda gördüğümüz ulu bir ağaç dikkatimizi tekrar yürüdüğümüz yola çekti. Kalınlığından ve gövdesindeki kovuktan çok uzun zamanların tanığı olduğunu anlaşılıyordu. Sanırım bir ahlat ağacıydı. Gövdesinde oluşan kovuk çobanlar için depo görevi görüyordu. Çevresindeki düz ve boşluk alan buranın hala ağıl olarak kullanıldığını belki de daha önceki dönemlerde Yörük çadırlarının kurulduğu bir oba alanı olduğu izlenimi uyandırdı. Burası bizim içinde kamp kurmak için uygun bir yer ve izlerden daha önce bu amaçla kullanıldığını anlaşılıyordu. Ulu ağacın yanında hatıra fotoğrafı çektirip, mandalinaları atıştırarak yola devam ettik.
Açıklık ve geniş yoldan ayrılıp çam ormanlarının içindeki bir patikadan aşağıya doğru inmeye başladık. Çamkese böceklerinin mevsimi başlıyordu. Çam ağaçlarında büyük koza şeklindeki yuvaları görülüyordu. Bunların tozları insanda 10-15 gün süren kaşıntıya ve kırmızı beneklere neden olan alerji yapar ve muhtemelen biz de kaşınmaya başlayacaktık.  Çamkese böcekleri iğne yapraklı ağaçlara büyük zarar veriyorlardı.  Bu tırtıla karşı yapılan kimyasal mücadele onları tüketen kuş nesline de zarar veriyordu. Bu nedenle ormanlarda tuzaklar kurularak bu böcek türü ile mücadele edilmeye çalışılıyordu.
Okuduğum bir yazıda: orman ekosistemi içinde çamkese böceklerinin rolünü anlatıyordu. Ancak burada açıkça görülen çamkese böceğinin ağaçları ve ormanları mahvettiğiydi.
Sonunda Kabak koyuna geldik. Taştan örülmüş kalın bir bahçe duvarına oturduk ve ne yapacağımıza karar vermek üzere çantalarımızı sırtımızdan indirerek istirahate çekildik. Tabelalara göre Alınca köyü bulunduğumuz yerden 8 km ve eğer aşağıya (plaja) inersek 9 km uzaklıktaydı. Saat henüz öğle vakti ve Alınca köyüne zamanında ulaşmak için yeterli zamanımız vardı.
Soluklandığımız yerde daha önce de birkaç yerde uzaktan gördüğümüz yöresel mimariye örnek bir meskenler vardı. Avlu duvarına oturduğumuz ev uzun zaman önce terk edildiğinden viran olmuş durumda. Taşların arasının kerpiç ile doldurulması ile örülen duvarlar ile inşa edilmiş, mütevazı ölçülerde ve dikdörtgen formda yapılmış tek katlı bir evdi. Evin kısa kenarlarının birinde çocuk resimlerindeki gibi abartılı duran ocağın çıkıntısı ve bacası hala sağlamdı. Bu ev yakın dönem Akdeniz kırsal alan mimarisine bir örnek oluşturuyorsa Akdeniz’de Helen kültürünün ortaya çıkardığı antik kentlerde gördüğümüz taş işçiliği ve yapı tekniği sonraki kuşaklara aktarılamamış olmalıydı. Diğer bir seçenek te şaşaalı yapıların sadece soylular ve zenginler için kentlerde inşa edilmiş olma ihtimaliydi.
Biz istirahatte iken kamp alanındaki grup bize yetişti ve plaja inmek için köye doğru yol aldılar. Bir süre sonra biz de Faralya köyü kadar popüler olmuş bu koyu tanımak için köyü gezmeye karar verdik. Yamaç boyunca yer alan köyün sokaklarından inmeye başladık. Koyun karayolu ile gelindiğinde hemen girişinde yer alan bir kafeteryaya oturduk. Oturur oturmaz da içerdeki tek masadaki insanların gerginliğini hissettik. Hararetli bir tartışmanın da kulak misafiri olduk. Müteahhit yapılan işten memnun değil ve aldığı hizmetin parası ödemek istemiyor. İşi yapan usta ise parayı almakta ısrarlı. Bizim gelmemiz tansiyonu biraz düşürdü. Sonunda taraflar uzlaşıp ortalık sakinleşince işletme sahibi yanımıza gelerek bizimle sohbet etti. Bizden önce gelen birinin sağlam malzemeleri olmadığını ve çantası kopuğu için sıkıntı yaşadığını, ona yardımcı olduklarını ve gideceği yere sepetli motosiklet ile götürdüklerini söylüyordu. Ancak bunun şimdi mi yoksa çok eski bir tarih mi olduğunu anlamadık. Çaylarımızı içip bisküvilerimizi atıştırdık ve Alınca köyüne yol ile ilgili tavsiyeler alarak plaja doğru Likya yolu tabelalarını takip ederek yürümeye başladık.
Tabelaların ve işaretlerin yönlendirmesi ile önce belli belirsiz bir patikadan sonra da butik otellerin, henüz açılmamış kafeteryaların arasındaki taş döşeli dar yollardan ilerledik. Bazılarında sezon hazırlıkları ve tadilatlar yapılıyordu.  Bu tesislerin arasındaki iki insanın ancak birbirine yol vererek geçebilecekleri eğimli ve dar patika yollardan geçerek bir yamaç boyunca kıvrıla kıvrıla plaja doğru alçaldık. Patikaların kavşak olduğu yerlerde işletmeler tarafından konulmuş; önemli dünya şehirlerinin ne tarafta ve kaç km uzakta olduğunu gösteren tabelalar vardı. Hiçbir işe yaramayan ancak kendimizi anlamsızca iyi hissettiren bu tabelalardan başka, duvarlara çizilmiş sempatik resimler ve nükteli yazılar yolculuk sırasında bize eşlik etti.
Henüz açılmamış bir işletmeye ait güzel bir terastan Kabak Koyunu seyrettikten sonra kumsala inmek yerine geri dönüp köyün üzerindeki yolu yürümeye biraz tartışmalı da olsa karar verdik.
Hava sıcak olduğundan yokuşu geri çıkmak oldukça yorucu oldu. Köyün merkezinde açık bir çay bahçesinin yoldan çok yüksek olmayan manzaralı ahşap terasına girdik. Köyün bir dönem muhtarlığını da yapmış olduğunu düşündüğümüz adam ve yaşlı teyze yanlarındaki gençleri aceleyle savuşturarak bizimle ilgilendiler.
Teyze bize kahveleri pişirirken yaşlı adama yolumuzu teyit ettirmek istedik ve köyün güzelliğini ve bu yolculuk boyunca insanlardan duyduğumuz memnuniyeti söylemek istedik.
Kahvesini içerken konuşmaya hiç acelesi yoktu. Bazı insanlara özgü tavır ile karşı tarafın hızını ve tansiyonu hiç umursamadan kendi istediği mecrada ve hızda konuşmaya devam etti. O kadar yavaş konuşuyor ve söylemek istediğini de araya koyarak anlatıyor ki ne diyeceğimizi ne yapacağımızı şaşırdık.
-Efendim eskidendi, çalışmak, üretmek. Şimdi kimse çalışmıyor, çalışmak kimsenin işine gelmiyor. Herkes üç kağıtçı, dalavereci olmuş. Bedavadan nasıl kazanabilirim, diye düşünüyor. Kimse bir yere bir fidan dikmiyor, bir tohum atmıyor. Atsa da peşini getirmiyor. Nerde zeytinlikler, meyvelikler? Varsa eski ekilenler var, onlara da bakım yapan yok. Kimse keçi gütmüyor. Dağlar, taşlar, tarlalar hep boş. Kimse insaniyet namına bir taşı buradan alıp şuraya koymuyor. Buralar da böyle viran oldu gitti. Eskiden muhtarlar on sekiz ile elli yaş arası her vatandaşa yılda 18 gün angarya yazarlardı. Kimse de itiraz edemezdi. Yasaklandı, ihtilalden sonra. EeeEEeee!, devlet de bakmıyor şimdi buralara. Televizyonda görüyoruz. Nam olsun diye kimsenin geçmediği çok büyük yollar, köprüler yapıyorlar, büyük paralara. Bize, buralara bir şey yok. Sonunda buralar da böyle oldu, diyerek de bizim övgüyle bahsettiğimiz manzaradan memnuniyetsizliğini pekiştirdi.
Kahveleri içtik, iyice dinlendik ve zaman ilerliyordu, artık yola çıkmak istiyorduk. Sohbetinde; Akdeniz kır yaşamının değişim izlerini görsek te konu dönüp dolaşıp politikaya gelmek üzereydi. Bu nedenle kalkmak için manevra yaptık.
 Ancak; anlatma hızında ve konusunda rahatlığını sürdürerek ve bizim toparlanmamıza aldırmadan yolu anlatmaya başladı. Yolu sorduğumuzu biz unuttuk ama o unutmamıştı.
 Gideceğimiz Köyün eliyle gösterdiği dağın arkasında olduğunu söyledi. Ve anlatmaya başladı. Geçenlerde birisine yol tarif ettiğini; adamın bir gün boyunca yol alıp akşamına tekrar köy meydanına yanına geldiğini söyledi.  Tersine bir daire çizen adamın kendisini görene kadar aynı köye geri döndüğünü fark etmediğini söyledi. Kendisinin de olaya çok üzüldüğünü, adamın da gereksiz çok yorulduğunu söyledi.  Aynı şeyi tekrar yaşamamak için otelinin yanından sağa gideceksiniz diye, tekrar tekrar tembihledi. Yolların artık bakımsız olduğunu devrilen ağaçları kimsenin kaldırmadığını göçen yeri kimsenin onarmadığını da ekleyerek bizimle vedalaştı.
Hesabı (6 TL kahve ve 1 TL su) ödeyip yola devam ettik. Öncelikle köyün içindeki bu yokuşu çıkmak çok kolay olmadı. Sıcak ile yokuş birleşince bunaltıcı bir hal aldı. Bir nevi yağmurdan kaçarken doluya tutulduk. Kumsala inerek kabak koyu plajını görmek varken ve belki de suya girip serinlemek varken geldiğimiz yerden biraz da zaman ve efor kaybederek geri çıktık.
Yükseldikçe Kabak Koyu manzarası daha da güzelleşiyordu. Kekik kokuları içinde yürüdüğümüz orman ve patika çok güzeldi ve seyrettiğimiz kabak koyu manzarası tüm sıkıntıları unutturdu. Vadinin derinliklerine doğru yürürken farklı bir iklime farklı bir dünyaya geçiş yaptık. Kıyısından yürüdüğümüz derin vadinin karşı tarafındaki sisler içindeki kayalıklar eşsiz manzaralar oluşturuyordu. Az önceki pişmanlık gitti ve iyi ki buradan gelmişiz dedirtti.
Ormanda kızılçam ağaçlarının üzerindeki karalıkları bu vadinin yangın geçirmiş olduğuna yorduk ve üzüldük. Tesellimiz ise ağaçların hala canlı olmasıydı. Bir dahaki konaklayacağımız yerde Ramazan’dan öğreneceğiz onların yangın izi olmadığını bir tür canlı salgısı olduğunu ve çam balını arıların bunlardan yaptığını.
Bu arada diğer gurubun karşı yamaçta yer yer seslerini duyuyoruz. Vadinin sonunda kuru sayılabilecek bir dereden karşıya geçiyoruz. Bu kez karşı yamaçtan geldiğimiz yöne doğru yürüyoruz. Burada biri yeni diğeri tarihi iki mezar gördük. Etrafta belli belirsiz yerleşim izleri mevcuttu.  Belli ki küçük bir yerleşim yeri olarak kullanılırken çok da uzak olmayan bir tarihte terk edilmişti. Yol ise gayet belirgindi. Ayrıca; önceki yıllarda uygulanan angaryanın ne işe yaradığını da anlayabildik. Bu yollar insanların katırlarla ürettiklerini pazara götürdüğü, diğer köyler ile gidiş geliş yaptığı yollardı. Angarya görevlendirmesi ile köylüye gördürülen bu yol bakım işleri yapılamadığı için bu yolların üzerine ağaçlar yıkılmış ve yer yer de göçükler oluşmuştu. Şimdi spor, doğa ve nostalji amaçlı yürünen bu yollarda oluşan bu engeller patikalara ayrı bir güzellik katıyordu. Yollar Likya yolu gezginleri tarafından boş bırakılmadığından olsa gerek patikalarda ot çalı ile kaplanmamıştı. Yılda üç bin kişinin yürüdüğü söylenen yollar çok belirgindi.
Burada kısa bir tereddütte düştük; geldiğimiz yolu vadinin karşı tarafından geri mi yürüyoruz diye. Kırmızı beyaz çizgileri takip ediyorduk ancak bu izler bizi koyun diğer tarafından tekrar plaja çıkarabilirdi. Bir gün yol alıp akşama aynı köye geri dönen adam gibi bir arpa boyu bile yol almadan büyük bir yorgunluk ve moral bozukluğu yaşayabilirdik. Daha önce sesini duyduğumuz gruba seslendik ancak bir yanıt alamadık. Çantalarla ikimizin birden yürümesine gerek olmadığına karar verip benim çantamı bırakıp iki yüz üç yüz metre kadar daha yürüyüp sapağı aramama karar verdik. Eğer yol yoksa geri dönerek kaçırdığımız yeri birlikte arayacaktık.
Sonuçta bir kayanın üzerine kırmızı boya ile boyanmış yönleri gösteren işaretleri buldum. Dönüp çantamı alıp yolla devam ettik. Tahta tabelada Ramazan’ın yerine üç kilometre ve doksan dakika uzaklıkta olduğumuz yazıyordu. Yani en kötü ihtimalle iki saatte orada olacağımızı düşünmüştük. Fakat burada yol şartları çetinleşti yer yer dağcılık faaliyetine döndü ve üç saatten fazla sürdü. Ya da bize öyle geldi.
Karşıdan manzarasını seyrettiğimiz sisli kayalıkların dibinden ilerledik. Sis olduğu için olduğumuz yerin neye benzediğini, kayalıkların, uçurumların yüksekliklerini göremedik. Kayalıkların dibinden sisler içinde ilerledik. Dağlardaki çarşığı hatırlatan gevşek zeminli yerlerden geçtik. Sonunda sis içinde ormandaki patikadan uzun bir süre yol aldık. Yola devrilmiş sandal ağacı kabuksuz görüntüsü ve kızıla yakın rengi ile heykel gibiydi. Kızıla çalan kabuğu soyulmuş ya da hiç yokmuş gibi duran tipik Akdeniz bitkisi alışık olmadığımız bir ağaç türü olduğu için bolca fotoğrafını çektik. Orman içinde seyir tepeleri ve kamp yerleri vardı ancak sisin yoğunluğundan manzarayı hiç göremedik. Ramazan’a ulaşmak için yürüdük de yürüdük. Sonunda sisler içindeki ormanda yorgun argın Ramazan’ın çardağını gördük.
Ramazan İzmit’ten geldiğimizi öğrenince askerliğini Gölcük Donanmada yaptığını söyledi. Ramazan’ın askerlik yaptığını duyunca Ramazan’a olan ilgimiz biraz daha arttı. Çünkü Ramazan’ın iki kolu da önemli derece de engelli idi. Ne olduğunu sorduğumuzda; iki kolunun da sekiz yıl ara ile farklı kazalarda sakat kaldığını söyledi. Kendi deyimi ile bu kazalar nedeniyle aciz duruma düşmüştü. Yine de samimiyet ve olayı kabullenişle ekledi. “Buna da şükür, beterin beteri var.”
Daha önceki noktalarda sohbet ettiklerimizin yanında Ramazan oldukça bakımsız görünüyordu. Çorapsız giydiği Ankara lastiklerinin rengi ile ayağının rengi nerdeyse aynıydı. Semaverde bizim için hazırladığı çayı kendimizin doldurmamızı isteyince kendi bardağımı kullanmayı tercih ettim. Sodalarımızı da içerken bu malzemeleri buraya nasıl getirdiğini sorduğumda; bir yere kadar araçla geldiğini ancak uzun bir mesafeyi de bir ip göstererek sırtına bağlayarak getirdiğini söyledi. Bu onun durumunda biri için gerçekten yapılması zor bir iş gibi görünüyordu. Neden eşek ya da katır kullanmıyorsunuz dediğimde -Eşeğe nasıl bakalım, ona burada ne yedireceğiz, dedi.
Alınca da oturmadığını daha uzak bir köyden geldiğini, söyledi. Beş yüz lira sakat maaşı ve burasının geliri ile yaşadıklarını söyledi. Bizim gelişimizden onun da haberi olmuştu. Hatta arkamızdan gelen guruptan da haberi vardı. Yabancı çift de biraz önce uğramış ve yollarına devam etmişlerdi. Son grup da geçtikten sonra, o da evine gidecekti.
Ramazan’dan ayrılıp Alınca ’ya doğru yola çıktık. Turan yolda güzel bir kirpi oku buldu. Hatıra olarak yanına aldı. Tabelası -daha yakın olmasına rağmen- üç km olarak yazılmış ve bunu düzeltmeye giden market sahibi ile karşılaştık. Kalacak yer ve yemek için yeri olduğunu söyleyince onu marketinde bekleyeceğimizi söyleyerek ayrı yönlere yürüdük.
Köye girdik ve Marketi bulduk. Sisten dolayı hava kararmaya erken başlamıştı etrafta pek bir şey göremiyorduk. Bir an önce duş yapmak, yemek yemek ve dinlenmek istiyorduk.
Köyde fiyatlar beklediğimizden yüksekti. Sahibi döndüğünde anlaşabileceğimizi düşünerek beklemeye karar verdik ve eşi ile sohbet etmeye başladık. İki oğlu ve bir gelini aşağıda serada (Finike) dörtte bire çalıştıklarını söyledi. Ancak domates para etmiyormuş. Rusya bizden domates almıyormuş eğer Ruslar alırsa domates en az üç lira olurmuş o zaman da seracılık bir şeye değermiş.
Müsaade isteyip namazını kıldı ve biraz sonra da ahıra gidip hayvanları sağdı. Ancak beklediğimiz kişi oldukça uzağa gittiği için bir türlü gelemedi. Bu arada çay demlenirken hava kararmadan olası çadır yerini de görmek istedim. Alan oldukça dardı. Kişi başı 25 TL çadır yeri parası isteniyordu. Buna duş ve tuvalet dahildi. Bu arada grup halinde yürüyen ekibin çadır ve malzemelerini taşıyan araç karşı pansiyonun önündeydi. Rehberleri yanımıza geldi, sohbet ettik. O pansiyona gitmek istemiyordum çünkü orası kalabalıktı.
Nihayet pansiyonun sahibi tabelayı düzetip geldi. Fakat fiyatlar konusunda pazarlığa yanaşmıyordu. Kişi başı sabah kahvaltısı ve akşam yemeği ile 95 TL Sadece Duş ve çadır yeri için kişi başı 25 lira istedi. Pazarlıkta ısrar edince de arkada kalabalık bir grubun geldiğini kendilerinin onları ağırlayacağını o yüzden kabul edip etmemekte acele etmemizi isteyince ben kalkıp diğer pansiyona geçtim. Çadır 
yerini beğendim ve 20 TL olarak söylenen yer için anlaştım. Akşam yemeği; ton balığı, makarna, lavaş, çay idi. Yemeğimizi yerken 
Danimarkalı bir çift yanımıza geldi. Bayan Hermin ve eşi bizden haberdarlar ve yolu yürüdüğümüzü biliyorlardı. O da eşiyle birlikte yürüyordu ancak bir sorunları vardı. Salgın yüzünden Avrupa’ya tüm uçuşları iptal edilmişti ve ülkelerine dönüş yapamıyorlardı.
Avrupa’nın herhangi bir ülkesine bir şekilde gitmek istiyorlardı.  Burada bir nevi zorunlu turist olarak kalmışlardı. Ne yazık ki İngilizcemin kıtlığı nedeniyle sohbetimiz kısıtlı kaldı. Kafede de istediğimiz sakinliği bulamayınca gurubun kahve ikramını alıp çadırlara çekildik.
 


Facebook