30130
28/06/2020, 20:05

Likya Yolu 2 (Ölüdeniz- Çavdır Arası)16-17/03/2020

3 .GÜN (16/03/2020 Pazartesi ) Alıncık Köyü- Boğaziçi Köyü-Sydima Antik Kenti- Bel Köyü
Sabah müthiş bir manzaraya uyandık. Çadırı kurduğumuz yerin bu derece güzel bir manzarası olacağını tahmin etmemiştik. Köyden görünen koyların oluşturduğu deniz manzarası gerçekten harikaydı. Kahvaltımızı yapıp oradaki insanlarla tam vedalaştık ki! Bir sürpriz. Expedisyon şirketindeki gençler abartılı çantalarımızı taşırken ki halimize üzülmüş olacak ki çadırlarımızı taşımayı teklif etti. Meğer Turan zaten kendisininkini onlara vermiş. Benimkini de taşımak istiyorlar. Biraz endişe ettim ya birbirimizi tekrar bulmakta sorun yaşarsak ya da planlamadığımız bir yerde zorunlu konaklama yapmak durumunda kalırsak diye. Benim ikirciklenmem herkeste bir gülümseme yarattı, çünkü gençler 15 kiloluk çantamın 5 kilosunu hafifletmeye çalışıyor ben direniyordum. Gerçekten kibar ve eğitimli gençlerden oluşan rehberler ile sohbet de keyifliydi. Bu yardımları da onlara minnettar kalmamıza neden oldu.
Sabah köyden ayrılırken fark ediyoruz ki hemen her evde pansiyon hizmeti veriliyordu.  Pırıl pırıl bir sabahta en güzel fotoğrafları çekmeye çalışarak yollara düştük. Köy çıkışında aşağıya doğru inen asfalt yol terk edilerek patika yoldan inilmesi gerekiyordu ama çoğu yerde patika yoktu. Yolu işaretler belirliyordu. Manzara harika olmakla beraber yürürken seyretmek riskliydi. Çünkü zemin kayalık ve taşlık olduğundan yürürken burasıda dikkat gerektiren yerlerdendi. Kısa bir süre sonra patika düzeldi ve yolculuk keyifli bir hal aldı. Bu yolculuğun en güzel yanı belki de buydu. Çok kolay ilerlerken birden ciddi zorlanmayla karşılaşıyorsunuz, tam bunalmaya başlarken harika bir manzara her şeyi unutturuyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ormanın içindesiniz ve bir de bakıyorsunuz bir uçurumun kenarından Akdeniz’i izliyorsunuz. Şartlar değişince bizim de ruh haliniz yol boyunca değişiklik gösteriyordu.
Bu arada eski patikaların bazı yerlerinde taşlar ustalıkla üst üste konarak geçitler yapılmıştı. Yakın zamanda pek çok kez tamir gören bu yollar çok eski zamanlardan bu yana hizmet vermiş gözüküyordu. İnişi tamamlayıp kuru bir dere yatağına indik. Buradan sonra yer yer zorlayan yokuş bir patika çıkıyoruz. Yanımızda harika bir manzara yer yer görülüyor. Cennet Koyunu bir uçurumun üzerinden seyrediyoruz. İnsanda saygı hissi uyandıran yaşlı ardıç ağaçları, çıplak görünümü ve rengi ile başka dünyadan gelmiş gibi görünen şaşırtıcı sandal ağaçları, çok yüzyıl yaşamış ve daha çok yıl gezginleri selamlayacak deliceler ve manzaranın en fotojenik yıldızları kızılçamlardan oluşan yol arkadaşlarımızı bazen tek bazen orman halinde fotoğraflayıp yolumuza devam ettik.
Sonunda ormanlık alandan çıkıp tarım yapılan açıklık bir alana geldik. Yolumuz zeytinlikler, keçi ağılları, arı kovanları ile yer yer tarım yapılan arazilerin yanından geçti. Osmanlı Döneminden kalma tarihi bir su sarnıcı gördük. Oldukça orantılı ve çok şık bir görünümü olan sarnıç günümüzde de görevini sürdürüyordü.
Buradan sonra yol ikiye ayrılıyordu. Bel köyüne, ya Gey üzerinden deniz kıyısından gidecektik ya da iç kısımdan asfalt ve bir vadiyi takip ederek Sydima antik kenti üzerinden biraz dolaşarak ulaşacaktık.. Yeterince kıyı manzarası gördüğümüzü düşünerek üç kilometre fazla yürümeyi göze alarak iç kesimden giderek Sydima antik kentini görmeye karar verdik.
Boğaziçi köyünün bir mahallesine geldik. Yol boyunca köy merkezine kadar tek sıra halinde yer alan her ev bize, yol kenarına astığı tabelalar ile gözleme, ayran, çay vadediyordu. Ancak sezon henüz açılmadığından pek de müşteri bekliyormuş gibi durmuyorlardı. Köyün merkezinde kavşak noktasında bir banka oturup dinlendik. Gerçekten yorulduk ancak yolumuzun çok olmadığını düşünüyorduk. Antik kente varıp kendimizi hazır kahve ile ödüllendirmeyi hayal ediyorduk. Uzunca bir dinlenme molası verdik. Bu arada Danimarkalı çift yürüyerek gezmeyi bırakıp çevreyi araç ile gezmeye başlamışlardı. Dinlendiğimiz yerde onları görüyor ve selamlaşıyoruz. Hermin alnının terini siliyormuş gibi yaparak, sıcak havada zor bir iş yaptığımızı bize hatırlatıp, selam verdi. Eski model lüks bir otomobil ile onları gezdiren şoför de bizimle selamlaşarak sohbet etti. Fakat yakındaki eski bir evde yaşayan yaşlı kadın günlük işlerini yaparken bir kez bile dönüp bize bakmadı. Bu kayıtsızlığın nedeni o ağacın dallarına konan kuş sayısı kadar insanın, ağacın gölgesinde oturup dinleniyor olması olmalıydı.
Oldukça sıcakkanlı ve hoşsohbet köy sakini siz üşümüyor musunuz, biz dışarıda ceketle geziyoruz, evimizde soba yakıyoruz, siz kısa kollu geziyorsunuz, dedi. ( Ehh, o zaman hava yürüyene göre sıcak, evde oturana göre soğuk, Meteorolojiye göre ise 24 dereceydi.)  Bize asfaltan ayrılacağımız yere yaklaşana kadar eşlik etti ve komşusundan su almamız için müsaade istedi. Ve bizi uğurladı
Tavsiye üzerine eğimi azaltmak için asfalttan tabelayı görmeden önce ayrıldık. Bir süre sonra patika da kaybolunca yolu gördüğümüzü olmazsa bir şekilde tekrar asfalta çıkarız diyerek ekin tarlalarının sınırlarından ilerledik. Sonunda Likya yolu ile tekrar buluştuk. Güneş yakıcı olmaya başladı. Ekin tarlalıları, küçük koruluk ormanlık alanlar, meyvelikler, zeytinlikler içinden geçtik. Çok uzun yılların zeytinlikleri oldukları belliydi. Yer yer işlenmiş eski taşlar görünce geldik diye düşüyorduk ama bir türlü ulaşamadık. Aşağıda büyük ve geniş bir vadi içinde Boğaziçi Köyü ve tarım alanları görülüyordu. Daha önce gördüğümüz küçük ve yoksul Yörük köylerine göre daha büyüktü ve zengin imkanları ve modern tarımı var gibi görünüyordu. Yürüdük, yürüdükçe yamaç boyunca yükseldik. Bazı zeytinliklere girişimizin istenmediğini çalılıklar ile girişlerinin kapatılmasından anladık. Ancak kırmızı beyaz çizgiyi takip etmekten başka yolumuz yoktu. Bazı kurumuş pınarlar geçtik. Ancak antik kenti bulmamız tahminimizden çok uzak ve yorucu oldu.
Köy mezarlığının yanından geçerken keçi sürüsü ile karşılaştık. Burada son fotoğrafı alamadan şarjım tekrar bitti. Sürüyü otlatmaya götüren 14-15 yaşlarındaki delikanlıya antik kenti sorduğumuzda geldiniz beş dakikalık yolunuz kaldı, dedi. Artık eğimi azalan ve genişleyerek köy yoluna dönen patikada rahat ilerledik ve antik kentin kalıntılarını gördük. Ben nekropole doğru gittim ve çayırlara dağılarak dinlenmeye çalıştım. Turan antik kentin kalıntılarından kalanları bulmaya gitti ancak umduğunu bulamadan döndü. Tarım arazisi içinde kalan kalıntılara ulaşım sıkıntılı idi. Antik kent Sidyma’nın nekropolünde yer alan çok katlı ve odalı mezarlar gerçekten çok ilgimizi çekti. Tüm katların tek defada yapıldığı düşünülürse aile Mezarlığı olarak düşünülmüş olmalıydılar. Bu mezarlar ölüm vuku bulmadan yapılmalı ki, bugünkü teknoloji ile bile bir haftadan önce mümkün değil yapılamaz. Ayrıca nasıl bu kadar kusursuz olabilirler. Lahitlerin ortasındaki kitabe o kadar kusursuz oranlanmış ve işlemeler o kadar simetrik ki yapılan sanata ve beceriye şapka çıkarmamak mümkün değil. Ayrıca o kadar zaman doğanın tahrip gücüne dayanabilmeleri de doğru malzemeden yapıldıklarına işaret eder ki bu işin içinde sadece beceri değil malzeme, mühendislik ve mimari bilgisinin olduğunu ortaya koyuyor.
Burada kendimize vaat ettiğimiz kahveyi içemedik çünkü suyumuz bitmişti. Çıktığımız yamaç boyunca güneşi tam cepheden aldığımızdan çok su kaybettik ve sularımızı tükettik. Çikolata ve bisküvi açlığımızı yatıştırdı. Havanın esmeye başlaması ile köyde kahve içeceğimiz bir yer bulacağımızı düşünerek köyün içine ilerledik. Güzel bir çeşmeden su tedarikimizi yapıp ve bir iki zeytinyağı çıkarmak için kullanılan taş değirmenin fotoğrafını çektik. Kahve içmek için hayalini kurduğumuz bir tesis bulamadık. Arı kovanları ile uğraşan bir sakine Bel köyüne nasıl gideceğimizi sorduk. Asfaltı takip edin üç kilometre sonra varırsınız, bir saatlik yolunuz var dedi. Köyün çıkışında SYDİMA tabelası vardı. Tabelanın bizi harabelere geri götüreceğini düşündük ve tabelaya sapmadık. Biraz ileride ağaç telefon direğinde Likya yolunun işaretlerinden kırmızı çarpı işareti vardı. Likya yolu için yanlış gittiğimizin işaretiydi. Ancak o kadar yorulmuştuk ki otostop yapmak için asfalttan gitmeye karar verdik. Gelen bir arabaya işaret edecek ya da köy minibüsüne binecektik. Bu yolcuğumuz bakımlı bir asfalt yolda iki saatten fazla sürdü. Tek bir araç bile geçmedi. Dodurga denilen mahallenin bulunduğu eşiği aştık. Hava serinledi ve yağmur yağmak üzereydi. Dodurga’dan sonra telefonlar çekmiyordu. Gittiğimiz yerde yani Bel köyünde de çekmeyecekti. Birisine Bel köyüne gitmek istediğimizi söylüyoruz. Geldiniz, burası diyor ve ekliyor buyurun pansiyonumuza. Biz Fatma Abla’da kalacağız, yer ayırttık diyoruz. Bu arada iri bir Kangal bize havlayarak köyü ayağa kaldırdı. Fazla yaklaşınca bisküvi vererek dostluğunu sağlamaya çalıştık. Bu kez de bisküvinin bittiğini anlamak istemedi. Bizi Fatma Ablanın evine kadar takip etti. Bahçesinde yeşillik toplayan bir kadına selam verip Fatma Abla Pansiyonu sorduk. Yan binayı göstererek Burası Fatma Abla pansiyon, bende Fatma Ablayım, dedi.
Kendimizi binaya atıyoruz çünkü üşüdük. Küçük atıştırmalıklar ve kahve ikramı biraz toparlanmamızı sağladı. Bu pansiyonlardan ne kalitede hizmet bekleyebileceğimizi bilemiyoruz. Örneğin havlu verip sabun veya şampuan vermeyebiliyorlardı. Güneş enerjisi ile ısınan su tükenebiliyordu ve bu sizin şanssızlığınız oluyordu.
Durumu Fatma Abla pansiyonculuk işine girişini şöyle özetledi: Biz bundan 15- 20 sene önce yoldan böyle sizin gibi geçenler olduğunda onlar geçip gidene kadar saklanırdık. Bir gün fark edemedim. Bahçeden çıkmamla karşı karşıya kalakaldım gelenlerle. Selam verdiler, hal hatır sordular ve çok yorulduklarını onlara çay demleyip demleyemeyeceğimi sordular.
-Olur, yaparım dedim. Çay yaptım, içtiler. Kalkarken bana para verdiler. Almak istemedim. Misafirsiniz, dedim. Paramı olurmuş. Afiyet olsun. Yolunuz açık olsun.dedim.
Sen dediler bunu al biz bir hafta sonra tekrar geleceğiz. Sen bize o gün ayran da yapıver dediler. Olur dedim. Gene geldiler, her defasında daha da kalabalık geldiler ve daha çok para verdiler. Terbiyeli saygılı insanlardı. Bir böyle, iki böyle… Önce kocam, dedi. -Ne oluyor böyle, ben keçi peşinde dağlarda geziyorum, sen elin insanını eve topluyorsun. Zor ikna ettim. Para kazanıyorum, gel etme, sen de destek ol, dedim. O biraz duruldu. Bu sefer köylü laf etmeye başladı. Nedir bu böyle? Memleketin teröristini niye köyde barındırıyorsun. Onlara da anlatmaya çalıştım iyi insanlardır, terörist falan değiller diye. Çok konuşuldu, dedikodusu yapıldı. Anlayacağınız epey çile çektim.  Sonra bizim adama dedim, gel evin arkasını uzatalım oda ekleyelim. Üç oda ve ortak banyo tuvalet ekledik. Ardından razı ettim, evin üstünü yaptık, bu hale getirdik. Çok severler beni buraya gelenler, ilkine bana gelirler. Önceleri bana kızan, engel olan köylülerim şimdi hep bu işi yaparlar. Benimle de rekabet ederler. Ama hep biriz, hep akrabayız biz burda.
Sonra ekledi; akşama ne pişirelim size? Doğadan toplanan otlarında kullanıldığı yerel yemekler hazırladı. Oldukça zengin bir sofra olmuştu. Bizim için çok fazlaydılar. Ekpedisyon gurubu ile paylaştık onlar da bizimle kendi karavanalarını paylaştı. Güzel bir akşam yemeği ziyafeti oldu.
Telefonlar çekmediği ve internet olmadığı için herkes sohbete ve oynanan oyunlara katıldı. Katılmayanlarda ilgiyle izledi.  Ev sahibinin televizyonsuz günlerde köy odalarında oynanan oyunları ile üniversite öğrencilerinin yurt odalarında oynadığı oyunlar bir araya geldi. Yorucu bir günün ardından keyifli bir akşam oldu. Bunda ev sahiplerinin ve hiç söndürülmeyen kuzine sobanın payı kadar işini severek yapan rehberlerin payı da büyüktü.
Köyde çep telefonu ile görüşme  eski tip telefonlar ile telefon sinyalini yakaladığınız yerde telefonun yerini değiştirmemek şartıyla ve bu yüzden de hoparlörü açık sağlanabiliyordu. Eğer internet erişimi de isteniyorsa köyün dışına çıkmak şart oluyordu.
4 .GÜN (17/03/2020 Salı) Bel Köyü- Gavurağılı-Pynima Antik kenti-Patara Plajı - Çavdır
Ertesi sabah uykumuzu almış bir şekilde kalktık. Kahvaltı akşam yemeği kadar harikaydı. Kahvaltıdan sonra yola çıktık. Gurup ile tekrar Patara plajının başında Karadere’nin denize döküldüğü yerde buluşmak üzere anlaştık. Çadırlarımız yine gurubun kamyoneti ile gelecek ancak Turan çantasını da araca eklemeyi başarmıştı. Yolda kafile telefon etme telaşına düşünce biz arayı açtık. Yol boyunca rüzgâr fırtınaya dönüşmüş durumdaydı. Çam ormanlarından geçerken her an bir ağacın devrilmesi ve altında kalma endişesi taşıdık. Polarlarımız bizi ısıtmakta yetersiz kalıyordu ve şapkalarımızı kafamızda tutmakta zorlanıyorduk. Rüzgârın kanalize olduğu bu vadiden sırtı aşıp  Akdeniz’i gördüğümüzde iklim değişti. Az önce üşüdüğümüzü unuttuk ve harika bir deniz manzarası eşliğinde yamacı inmeye başladık. Patikada iz yok denecek kadar az olduğundan yol ancak kırmızı beyaz işaretlerle belirlenebiliyordu. Bu iniş pek çok kişi için sıkıntılı bir yolculuk olabilir. Burası da manzarayı seyri bırakıp yola dikkat etmekte fayda olan yerlerdendi. Ayak burkulması, düşme gibi tatsız sürprizlere açık bir yerdi. Mola verdiğimiz yerde denizdeki akıntıların oluşturdu renk değişimleri ve kıyının oluşumu hakkında yorumlar yaptık. Yamacı indikten sonra yine bir çam ormanının içine girerek bir süre yol aldık. Ormandan çıkışta işaretlemeler kafa karıştırıcı bir hal aldı. Burada pek çok basit konaklama tesisi var. İşletmeler yürüyüşçüleri kendi çardaklarına yönlendirmek için sanırım işaretler üzerinde oynama yapılmıştı. Kapalı olan işletmelerin bıraktığı sandalyelerde dinlendikten sonra yolu doğrultup devam ettik. Bu arada bize ekspedisyon gurubunun hızından sıkılıp hızlanan bir kişi daha katıldı. Böylece üç kişi birlikte yürümeye başladık. Kısa süre sonra bir kangal köpeği de bize katıldı ve dört can olduk. Yolda keçilerine yiyecek çalılık kesenlerle karşılaştık kısa sohbetler ettik. Burada deniz seviyesine yakın irtifalara indik ve denize çok yaklaştık. Yolumuz üzerinde yer yer kıyı kumullarının serildiğini gördük.. Henüz sezonu açmamış birkaç otel de göremesek de kıyıya ne kadar yakın olduğumuza işaret ediyordu.  Sonunda asfalt yola çıkıyoruz. Birazdan kılavuz çizgiler bizi tekrar sola doğru yoldan çıkardı. Tek başına bir evin önünden çok yakın geçmek zorunda kaldık. İrili ufaklı pek çok köpek bize havladı. EV sahibi ile selamlaşma  sonra patika bizi meyve bahçelerinin içinde tamamlanamadan harabeye dönmüş bir evin kenarından tekrar asfalt yola çıkardı. Turan’ın itirazlarına rağmen bu kez yolun solundan tekrar asfalt yoldan orman yoluna girdik..
Burada ısınmış sularımızı boşaltıp pınardan aldığımız taze sular ile şişelerimizi doldurduk. Ancak bir süre sonra anladık ki suyun içilme şansı yoktu. Biraz yukarıdaki başka pınardan aldığımız su daha kabul edilebilir bir tada sahipti. Pınar gördük diye tadına bakmadan elimizdeki suları döküp yeniden doldurmak acemice bir hareket ve tecrübe oldu. Bu pınarlardan akan sular hemen yanında Orman İşletmesinin orman yangınlarını söndürmek için helikopterler su alsın diye yapılmış devasa havuzları dolduruyordu. Sonunda orman yolundan da ayrılarak tekrar patika yollara girdik aslında tüm yollar aynı yere gidiyordu ancak kırmızı beyaz çizgiler patikaları takip ediyordu.  Patikalar bizi tekrar rüzgârın kanalize olduğu vadi yamacına (Eşen Çayı vadisine) doğru getirdi. Rüzgâr tek kelime ile tekrar fırtına şeklinde esiyordu. Bazen kıyıdan iç kesimlere doğru bazen de dağlardan üzerimize doğru oldukça sert değişik yönlerden esiyordu. Ağaçları bir o tarafa bir bu tarafa yatırıyordu. Bir yanda üzeri karla kaplı iki dağın Akdağlar ve Beydağlarının zirvelerini görüyoruz. Rüzgâr o kar soğuğunu bizim yanımıza taşıyordu. Bir yanda seralar ile camla kaplamış ovayı görüyoruz ve ufukta denizi görüyoruz. Yolumuz Tekrar asfalt yol ile kesişiyoruz ve kısa bir süre sonra Dydima antik kenti tabelasına tekrar orman dalıyoruz. Antik kentin içine girmek için dar kapıdan sırtımızda çanta ile sürünerek ve eziyet çekerek geçtik. Antik kent içerisinde biraz dinlenip telefon görüşmelerimizi yaptıktan sonra çıkıp Patara plajının başladığı Karadere çayının batı kıyısını takip eden patika boyunca nefis manzara eşliğinde deniz kıyısındaki kamp yerine ulaşmak için ilerledik. Nehrin diğer kıyısına geçecek köprüye geldiğinizde gurubun buluşma noktası olan tesisse geldiğimizi görüyoruz. Onlar asfalt yoldan gelerek bizden erken gelmişlerdi. Hazırlanan yemekten bize de ikram etmeyi ihmal etmediler.
Patara Green Park Kamping alanında kurulacak çadır burada çok keyifli olabilir ve hatta bir gün mola verilmesi yerinde olurdu. Patara kumları ve Karadere çayının güzelliği buranın konaklamak için ideal bir yer olduğunu söylüyor. Hava biraz daha güzel olsa derede ve denizde yüzmek ayrı ayrı çok keyifli olurdu. Ancak işletmenin kapısında korona salgını yüzünden işletmenin valilik emrince kapatıldığı yazıyordu. Tesiste çadır kurulacak fakat tesis hizmet vermeyecekti. Tesis kapalı iken buradan ihtiyaçlarımızı karşılamamız imkânsız gözüküyordu. Saat henüz 15:00 olmamıştı. Grup yarın etkinliği tamamlayacak ve dağılacaktı. Her konuda yolu onlar ile paylaşmaktan büyük keyif aldık. İkramlarını, keyifli sohbetlerini ve verdikleri desteğe minnettar kalarak biz yolumuza devam etme kararı aldık.
Tekrar rotaya girmek üzere genelde taksi tutularak geçilen Patara çavdır arasını yürümeye başladık. Diğer bir alternatif de deniz kıyısından yürümek ama bu rüzgârlı havada Patara kumları insana göz açtırmazdı.
Dümdüz bir ovada sağlı sollu çoğunda domates üretilen cam seraların arasından genelde bir fino köpeğinin provokasyonu ile başlayan kalabalık bir köpek çetesinin uzunca bir süre devam eden havlamaları eşliğinde yol aldık. Tam bitti derken, yeniden başlıyordu. Sürekli etrafımızda köpek sataşmaları ile eski zamanda köylere gelen Çingeneler gibiyiz.
Bir merkeze geldiğimizde minibüse binmeye karar veriyoruz. 1997 yılında gezdiğim bu yerlerde değişen hemen hiçbir şey yok. Bir bakkalın önünde minibüsü beklerken bakkalı işleten kadının müşterilerinin veresiye almasından dolayı sermayesinin kalmadığı yönünde yaptığı şikâyet çalınıyor kulaklarımıza sohbete katılan boş domates kasası yüklü bir kamyonet sürücüsü toptancısının son kez domates aldığını, pazaryerlerinin salgın nedeniyle kapatıldığı için müşterilerinin mal istemediğini, anlattığını söylüyordu. Yetiştirdiği domateslerin akıbetinden endişe ediyordu.
Derken bulunduğumuz noktaya otostopla üç kişi daha geldi. Bizim gibi sırt çantalıydılar.  Nerede konaklayabileceğimizi sordum. Xanthos’un nekropolünde konaklayabiliriz, biz daha ince orada konaklamıştık dedi. Beraber belediye otobüsüne binerek Kınık’a gittik.
Kınık iç bölgede daha çok tarım kasabası olarak kalmış turizme açılmamış olmalıydı. Buraya kadar hiçbir yerde yabancılık çekmemişken burada insanların bakışında değişik bir hava hissettik. Daha önce olduğu gibi bir yerde çay içmek ve nerde konaklayabileceğimiz konusunda fikir sormak içimizden gelmedi. Marketten ton balığı ve birkaç eksiğimizi tedarik edip tabelalara bakıp Çavdır yolu üzerindeki antik kent Xanthos’a doğru yola düştük.
PATARAMarketteki açık televizyondan salgın hastalık tehdidinin büyüdüğü anlaşılıyordu. Antik kentin dışarıdan birkaç fotoğrafını çekip konaklama yerini aradık ancak konaklama yeri önerisi veren arkadaşlar bizden kaçtıkları için bahsedilen yerin neresi olduğunu anlamadık. Çavdıra yürümeye devam ettik. Sanırım bugün yürüyüş rekoru kırdık ve çok yorulduk. Likya yolunun başladığı yeri bulmak için geç kaldık. Bir an önce konaklayacak bir yer bulmak zorundaydık. Çünkü hava kararmak üzereydi. Yol üzerinde her yer çam ormanları ile kaplıydı. Böyle karayolu kenarında çadır kurmak içimize sinmiyordu. Çevrede konaklama yapılacak yerlere göz attık. Rüzgâr oldukça kuvvetliydi ve ağaçlar çok ses yapıyordu. Bu uğultuda gece uyumak çok zor olacağı düşüncesi ile daha seyrek alanlara yöneldik. Orman yollarından ana yoldan ayrılıp ormanın iç kesimlerine yöneldik. Temiz bir yer bulmak pek mümkün gözükmüyordu. Yer yer tarımsal atıkların oluşturduğu kokular yayılıyor. Örneğin bir traktör römorku dolusu domates orman içinde yol kenarına çürümeye terk edilmişti ve etrafta piknikçilerin çöpleri uçuşuyordu. Olgunlaşmaya bırakılmış hayvan gübresi de cabasıydı. Bu nedenle iç kesimlere ilerledik fakat yine bir boğaza geldik ve rüzgâr kanalize olduğu için burada daha şiddetli esiyordu.  Burada huzurlu bir gece geçiremeyeceğimiz ortada ancak daha iyi bir yer bulmak yada en azından likya yoluna girebilmek için zaman geçti. Bir an önce kampı kurmak gerekiyordu. Yer seçiminde çöplerden uzaklaştık, arı kovanları ile mesafe koyduk. Define meraklılarının yarım bıraktığı izinsiz kazı yapılmış alanın da uzağında bir noktada çok ta içimize sinmese de kamp kurmaya karar verdik. 
Çadırları kurarken tüm bunların üzerine bir sürpriz daha oluyor. Turan’ın önceki çadır kampında çadırının pollerinden (çubuk) birini unuttuğunu anladık. Çadır sağlıklı görünmüyor ve fırtınanın artması durumunda çadırın dayanması zor görünüyordu. Elimizden geldiğince çözüm üretmeye çalışıyoruz. 
Bu şartlarda Çavdır’ da pansiyonda kalsak iyi ama Çavdır da pansiyon yok. Elimizden geldiğince çadırı sağlamlaştırmaya çalışıyoruz. Çadır tentesini sağlamlaştırmak için etraftan topladığım taşlardan birinin altında ıslak olduğu için simsiyah parlayan bir akrep gördüm. Kamp alanına baktım. Tüm eşyalarımız etrafta saçıktı. Bu kez aceleden ben de dikkat etmemiş tüm eşyalarımı oraya buraya yaymıştım. Hava da gittikçe sertleşiyordu. Cep telefonumun şarjı olmadığından Turan’a bu yakında pansiyon bulmasını rica ettim. En yakında Letoon pansiyon olduğunu söyledi. Ancak internet paylaşımları kötü olduğu yönündeydi. Yemek ve kahvaltı pazarlığı yapmaktan vazgeçip bizi almaya gelip gelemeyeceklerini sorduk. Olumlu cevap alınca da gelip almalarını istedik. Acele ile çadırlarımızı toplamaya başladık. Bu arada bir kişi olduğumuz yere kadar geldi. Ateş yakacağını ve oturup şarap içeceğini söyledi. Sonunda oda bizde ayrıldık. Yol kenarında bizi almaya gelen minibüse binerek otele geldik.
Pansiyon gerçekten berbattı. Otel inşaat halindeydi. Hizmet diye bir şey yoktu, böyle bir iddiaları da yoktu. Amele yatakhanesi işletir gibi tavırları vardı. Duşta su ısıtıcısı elektrik kaçırdı ve bozuldu. Akşam yemeğimizi ton balığı ve lavaş ekmeklerimizle sanki çadır şartlarındaymış gibi yemek zorunda kaldık. Kahve için sıcak suyumuzu bile kamp ocağımızı yakarak elde ettik. Otelde uçak rezervasyonumuzu yeniledik ve ertesi sabah Dalamana geri dönerek Sabiha Gökçen’e uçtuk.
 



Facebook