30130
14/07/2020, 01:16

İran 2 Devamend Dağı ( 5670) Tırmanışı

“İlk dağın zirve sertifikalarımızı son dakikada alıp yola çıkıyoruz.” İran seyahati ile ilgili ilk yazı böyle bitmişti. Aynı cümleyi tekrar yazıp İran Dağcılık Federasyonu tarafından verilen belgenin fotoğrafını da burada yayınlayalım istedim. Üzerinde yazan bilgiler 02/ Temmuz/2018 tarihinde 4850 metre yüksekliğindeki Alam Kouh dağının zirvesine ulaştığımızı belgeliyor. Bu belgeleri almak için çıkış öncesi Mazandaran Dağ Evine kayıt yaptırıp dağa çıkış ücreti ödemeniz sonra da çıkışınızı belgelemeniz gerekiyor. Belgeyi vermeden zirve fotoğrafınızı görmek isteyebiliyorlar. Tüm işlemleri sizin için rehber hallediyor.
Devamend dağı tırmanışı öncesi konaklayacağımız Rineh Köyüne yola çıkma kararı alındı. Gece boyunca Tahran istikametine doğru oldukça konforsuz bir yolculuk yaptık. Sabaha karşı gün ışımaya başlarken aracımız Elbruz Dağların virajlı yollarını tırmanmaya tırmanmaya başladı. Dağlarda yükseldikten sonra Tahran'a giden bu yoldan saparak  saat 10:00 gibi  Rineh dağ evine vardık. 
Ayaklarım ağrılar içinde ve isyan ediyordu. Yaralanan dizim iyi durumda değildi. Ayrıca çok yorgun ve uykusuzum. Birinci dağda zirveyi görmemiz guruba moral kaynağı oldu. Devamend dağı, Ağrı dağından yaklaşık 500 metre daha yüksektir bu nedenle guruptaki hemen herkes için irtifa rekoru olacaktı.  
Dağcılığa gönül vermiş bir çiftin yaptırdığı dağevi oldukça küçük ve şirindi. Özel oda ve özel banyo yok. Koğuş usulü 13 kişi bir arada kalacağız ve dağ evinin tamamı kapasitesi bu kadardı. Banyo ve tuvalet ikişer kabin ve dışarından merdiven ile inilen bodrum kattaydı.  Yaptığımız tüm antrenmanlara rağmen perişan olduk bu merdivenleri inip çıkmak bile zor geliyordu. Aldığımız ağrı kesici ummadığımız bir şekilde kas ağrılarımızı unutturdu.
Oteller herhangi bir konfor sağlamamasına karşın oldukça pahalı (geceliği 50 Euro) ve biz yanımıza ek para almadığımız için böyle bir lüksü yaşama şansımız yoktu. O kadar uykusuz ve yorgunum ki uzunca bir süre uyuyamadım. Sabah yatakta uymanın konforu yoksa havanın etkisi midir bilinmez  zinde kalktım.
Rineh, geniş bir vadide dağın yamacına yaslanmış küçük bir kasabaydı. Halk, dağcılara alışkın olduğu için kendimizi oldukça rahat hissettik. Dağevinde bizden başka kalan olmaması ve ev sahiplerinin samimi yaklaşımı da konforlu sayılabilecek bir konaklama sağladı. İşletmeyi Resul adında bir genç ailesiyle birlikte işletiyordu. Sabah kahvaltısı gecikmekle beraber oldukça iyiydi. İran’da gecikmenin normal olduğunu kısa sürede anladık. İran parasını anlamak için rakamın sonundan dört sıfırı atacağız; zamanı anlamak için ise söylenen saate iki saat ekleyeceğiz, formül bu kadar basitti. 
Bu arada dağ evinde bir gün daha kalınmasına karar verildi. Bir gün daha istirahat etmek Devamend zirvesini görme ihtimalimi biraz daha artırdı. Çıkışta katır kullanmak yada kullanmamak üzerine tartışmalar ise devam ediyordu. Kimisi bunun dağcılığın ruhuna aykırı olduğunu söylüyordu, kimisi de bu maliyeti istemiyordu. Ben Devamend’in zirvesini görebilmek için büyük ihtimalle başka bir şans elde edemeyeceğim için eldeki tüm imkanları kullanmaktan yanaydım. 
Rineh'in Türkiye’deki orta ölçekli kasabalardan pek bir farkı yoktu. Caddede bir öyle bir de böyle gittin mi kasaba bitiyordu. Bakkallar 80’ler Türkiye’sindeki sinekli bakkal görünümündeydi. Raflarda Türkiye’deki ürünlerin muadili olduğunu ambalajlarından anladığımız pek çok ürün vardı.
Kasabada gördüğümüz mescidin ilgimizi çekti.  Yuvarlak forma yakın köşeli yapılmış İki katlı cami İran'daki tüm camiler gibi kubbesinin altın renkli olup parlyordu. Altın rengi pul pul ışıltılı süslemeler mescidin içinde de bolca kullanılmıştı. İçerisi erkek ve kadın bölümleri olarak paravanlarla ikiye bölünmüştü. Zemin tamamen halılar ile kaplanmıştı.
Mescidin girişinde gördüğümüz kutuların içinde kilden mühürler vardı. Üzerinde yazılar bulunan bu killeri namaz kılarken alınlarının geldiği yere koyuyorlarmış. Cami içinde minberin yanında asılı bizde devlet dairelerinde  gibi siyası liderlerin fotoğrafları duruyordu. Birisi Humeyni'ydi diğeri ise büyük ihtimalle Rafsancani’ydi. 
Mezar taşlarından bahsetmemk de olmaz. Erkek, kadın fark etmeksizin yaşarken çekilmiş en iyi fotoğrafları film artistlerini kıskandıracak pozları ile mezar taşlarında mevcuttu.  Bahçe giriş kapısından içeri adımınızı attığınız yerde bile mezar vardı. Bahsedilen mezarlar taşları mezarın başına dikilmek yerine mezarın üzerini örtecek şekilde konulmuş. Üzerine basmadan geçemeyeceğiniz bu mezarlar sanki basıldıkça sahiplerini onurlandırıyordu. 
Rineh’te boş günün diğer bir etkinliği olarak kaplıcaya gidilecekti. Kaplıcaları hijyen bulmadığım için sıcak bakmam ama yorgunluğu atmak için bir fırsat olabilir diye düşündüm. Zaten yapacak başka bir alternatif de yoktu. Binanın bodrum katında yaptıkları su deposu mu, havuz mu olduğu belli olmayan bölmelere kükürtlü su doldurarak veriyorlarmış bu hizmeti. Sanırım bir işletme bile değildi. Pek çok kişi suya girmedik. Turan ve Mehmet bu suyu deneyimlediler. Bizi de kiralık dairelerden birini açarak misafir ettiler. 80'li yıllarda gördüğüm oldukça pratik, çift emzikli, bir tarafında su bir tarafından çay alınan nostaljik çaydanlıkla yıllar sonra tekrar çay içtik.
İki günlük istirahatin ardından Devamend'e çıkış yapma hazırlıklarına başladık. Gece planlama ve rehberimiz Mustafa’nın tavsiyelerini dinlemekle geçti. Sabah araçlarımız bizi Devamend dağına götürmek üzere dağ evinin önüne geldi. Çantalarımızı araçlara yükleyip yola çıktık. Yol kenarında yer alan resmi bir dairede görevlilerce dağa çıkış için kayıtlarımız yapıldı ve ücretler alındı. Yaklaşık iki saatlik bir yolculuğun ardından Devamend dağının eteklerinde araçla gelebileceğimiz son noktaya vardık. Buradan sonra yüklerimizi katırlara verdik ve yola sadece küçük sırt çantalarımızla yola devam ettik.
Burada önemli bir strateji hatası yaptığımızı şimdi daha iyi anlıyorum. Alam Kooh’ta katır kullanmadık ve çadırlarımız ile çıktık. Bu sırtımızda taşıdığımız yükümüzü on kilo daha fazla yaptı. Ayrıca Devamend ana kamp çıkış, Alamkooh ana kampına çıkış ile kıyaslanamayacak kadar sade ve tehlikesizdi. Sırt çantalarımızı çuvallara koyup üzerine adımızı yazdılar ve katırlara yüklediler.
Gelincik çiçekleri ile kaplı yamaçlardaki patikalardan başlayan yolculuğumuz küçük birkaç dereyi geçerek yaklaşık 4 saat kadar tırmanış ile 4200 metre de bulunan dağevinde son buldu. Yürüyüş esnasında önceki çıkışımızda olduğu gibi gurup koptu ve herkes kendi temposunda dağ evine vardı.
İran’da dağcılık yaygın ve önemli bir spor faaliyeti. Özellikle hafta sonu patikanın oldukça hareketli olduğunu gördük. Ailece tırmanış yapanlar, genç çiftler, arkadaş gurupları, solo tırmanan kadın sporcular.
Dağ evinde çantalarımızı teslim alıp dağevine yerleşmek üzere içeri girdik. İki katlı taş bir yapı gerçekten çok şirindi. Ancak içeride büyük bir anlaşmazlık çıktı. Rehberimiz rezervasyon yaptırdığımızı söyleyerek ranzalarda kalma hakkımızın bizim olduğunu söyledi. Sonunda ranzaları gönülsüz bir şekilde bize teslim ettiler. İçerisi çok kalabalıktı ve kalabalık giderek artıyordu. Bir süre sonra dağ evinde adım atacak yer kalmadı. Asma katı ile sanırım iki yüze yakın kişi ranzalarda yatıyor ve aradaki boşluklarda, merdivenlerde her yerde uyku tulumlarında birileri uzanıyordu. Bir süre sonra içeride nefes almak imkansız hale geldi. Kimisi çorba pişiriyordu. Kimisi elbiselerini kurutuyordu. Buraya çadır ile gelmemek büyük hata idi. Çadırımızda kalsak belki üşürdük ancak rahatça uyuyabilirdik. Nihayet ışıklar söndü ancak öksürük, tıksırık, koku, fısıltı, olacak gibi değil bu gece de uykusuz geçecek ve gerçekten hiç uyumadan sabah oldu.
Saat 06:00’da kalktığımda hava henüz aydınlanmış değildi. Dağ evinde "seher yemeği" olarak un çorbası vardı. Ekibin hazırlanıp dışarı çıkması yarım saatten uzun sürdü. Hava aydınlandı guruplar önümüzde zirve yoluna dizildiler. Gurubun birlikte zirve yapabilmesi çeşitli öneriler öne sürüldüysede uzun soluklu olmadı. 
Başlangıçta hızı tutturmaya çalışsak da merdiven benzeri kaya çıkışlarında mesafe açıldı. Herkes kendi yolculuğunu yapmaya ve yeni dostlar edinmeye başladı. Önce selamlaşmalar ile başlayan diyaloglar gülümseme ve hal hatır sormaya ve birbirini tırmanışa cesaretlendirmeye kadar devam etti.
Yol uzadıkça dikleştikçe ve oksijen azaldıkça direnç kırılmaya ve vazgeçme emareleri verilmeye başlandı. Maşallah gurubu adını taktığımız İran gurubu en disiplinli guruptu. Yaklaşık kırk kişi sırayı bozmadan ve belirli periyotlarla mola vererek ilerliyordu. Bu nedenle sık sık geçişiyorduk.  Maşallah gurubu dememizin sebebi de; en önde yürüyen gurup liderinin dağcıların adını tek tek seslenmesi ve tüm gurubun adı söylenen dağcıya “maşallahhh” çekerek onu cesaretlendirmesiydi. Gurup lideri pes etmiş bir şekilde patikanın yanında oturduğumu görünce ısrarla beni guruba dahil etti. Böylelikle ilk vazgeçişimden sonra tekrar yürüyüşe başladım. Maşallah sırası bana geldiğinde TÜRKOOO!! diye bağırıyordu. Tüm gurup MAŞALLAHHH!! diye bağırıyordu. Bu desteğe karşılık vermek için tekrar gücümü topladım.
Gurup mola verdiğinde arkadaşlarımı yakalayabileceğim umuduyla yola devam ederek İranlı gurubu geride bıraktım. Ancak eğimin dikleştiği yerlerde hızımı ayarlayamayarak yine gücümü tükettim ve tekra pes ettim. Bu kez lidere devam edemeyeceğimi ima eden hareketler yaptım, ısrar etmedi. Ancak arkadan gelenler koluma girip tekrar kalkmamda ısrar etti. Böylelikle sırada yerimi aldım ve tırmanış tekrar başladı.
Bir süre sonra eğimin isteğim şekilde olması gurubun mola vermesi ile tekrar hızlandım ve arayı açtım. Her ufuktan sonra zirveyi göreceğimi umarak gayret ettim. Her defasında yıldırıcasına yeni bir ufuk ortaya çıktı. 
Nihayet tekrar pes ettim. Bu kez kesin olarak tırmanışı sonlandırdığımı düşünüyordum ki bu kez de birisi Farisi bir genç kız diğer ikisinin Fransız olduğunu düşündüğüm iki genç erkek yanıma gelerek bana bir diş sarımsak verip devam etmem gerektiği konusunda ısrarcı oldular. Onları da kıramayıp tekrar ayaklandım.
Yükslti artınca bu sıkıntılara bir de kükürt gazı eklendi. Asya kıtasının en yüksek yarı aktif yanardağı olan Devamend'in çeşitli yerlerinden kükürt gazı çıkıyordu.  İş güvenliği uzmanı abim bu riski söyleyince P3 maske almam konusunda uyardı. Kulak arkası edeceğimi görünce de Turan Hoca ile bana iki tane maske alarak hediye etmişti. Maske kükürt gazının kusturacak kadar kötü etkisini bir nebze ortadan kaldırıyordu. Azalan oksijene bir faydası olması yoktu.
Sürpriz şu ki yukarı doğru çıktıkça gaz çıkan noktalar ve gazın miktarı arttı. Gazın çıktığı yerlerdeki kayalar hardal sarısı rengine bürünmüştü.  Zirveye yakın bir yerde zirveden dönen arkadaşlarımla karşılaştım. Anlaşılan tırmanış sırasında aramızda bir saate yakın bir zaman farkı oluşmuştu.
Mehmet gurubun diğer üyeleri ile gecikmeler nedneiyle sorunyaşadığını ve  dönüş için bizi burada bekleyeceğini ve dönüşü birlikte yapacağımızı söyledi. Yanımdaki atıştırmalıkları canım çekmiyor. Yarım kase un çorbasından başka hiçbir şey yemedim.
Sadece çay kahve gibi bir şey olsa canıma can katacaktı. Bu sohbeti yaparken Turan yanındaki suyu bana verdi.Çay sohbeti üzerine teklif edilen bu suyu sıcak su zannederek aldım. Ben tırmanışa 4.5 litre su ile başlamıştım. Ayrıca yaklaşık bir litrelik termosta doluydu. Sorun şu ki bende herkese yatacak kadar su varken Turan bana iyilik olsun diye son suyunu vermişti. Ben bu suları haybeye zirveye taşıyarak acı çekerken, Turan’da susuzluktan acı çekerek aşağıya inecekti.
Biraz çarşık arazide eğimin azalmasının faydası ile son çabalar ile zirveye doğru yollandım. Telefonumun şarjı bittiği için fotoğraf çekme şansım kalmamıştı. Bu arada Sefer’in de geldiğini gördüm.Asıl kükürt çıkışının olduğu zirve noktasında hayretler içinde bacadan çıkan sesi ve savrulan kükürt dumanını seyrettim. Kömürle çalışan bir lokomotif gibi kesintisiz duman salınımı oluyordu. O derece yorgun hissediyordum ki duman rüzgar ile yön değiştirip üzerime gelse oracıkta can teslim etmem mümkündü.
5670 metrede oksijen deniz seviyesinde olduğundan üçte bir daha azdır. Havayı soluyoruz ancak vücudun arzu ettiği oksijeni alamıyoruz. Bu da enerji azlığına neden oluyor ve bize hasta olmuşuz, çok yorgunuz hissi veriyordu. Bu havaya bir de kükürt karışınca tahammül edilemez bir hal alıyordu.
Sefer’in telefonu ile çektiğimiz video ve fotoğraflar ile uykusuzluk ve ölesiye yorgunluğumuzu belgeleyip, çevreyi biraz inceledikten sonra çok oyalanmadan zirveden dönüş yoluna geçtik. Çarşıktan hızlı bir iniş ile Mehmet’le buluştuk. Geç kaldığımız konusunda sitemli ve acele etmemiz gerektiğini söyledi. Hızlı iniş için buzuldan ineceğimizi söyledi. Biz yanımıza gerekmediği söylendiği için kazmalarımızı kasklarımızı ve kramponlarımızı almadık. Bu malzemelerimizin hepsi Rineh’te dağevinde kaldı.
Başlangıçta eğim kabul edilebilir olduğundan ve kayarak inmenin daha az yorucu ve hızlı olabileceğini düşünerek kabul ettim. Bizden cesaret alarak bir İranlı bir çift de buza girdi.
Ancak eğimin arttığı bir yerde riskin arttığını ve kar yüzeyinin havanın soğumaya başlaması ile karakter değiştiğini fark ettiğimden buzdan gelen herkesi buzdan çıkarttım. Kendim de kıyıya çıkarak ıslanan üstümü değiştirdim. (Zirve tırmanışına yedek elbise ve beş litre su ile tırmanan başka kimse yoktur herhalde.)
Mehmet yanıma geldiğinde elbise değiştirerek en az yarım saat kaybettiğimizi söyleyip bana sitem etti. Bende kendilerini beklediğimi ve buzdan devam etmemizin mümkün olmadığını eğimin tehlikeli şekilde arttığını ve buzun üzerindeki karların kristalize olduğunu söyledim. Ancak^, Mehmetin ısrarına uydum ve çok dik bir yamaçtan aşağı topuklarımı kara batırarak basamak oluşturmak suretiyle inmeye başladım. Bir süre sonra topuğum yeterince derine batmadığından ayağım boşluğa kaydı ve kontrolsüz şekilde buzuldan aşağıya doğru kaymaya başladım.
Elimdeki her iki baton da daha önce kara saplanarak kırılmıştı. Birisini atmıştım ancak diğerinin kırık bir parçasını her ihtimale karşı elime dolamıştım. Düşünce önce sırtı üstü kayarak ayaklarımla fren yapmaya çalıştım. Ayaklarımın kopardığı kar topakları vücudum ile zemin arasında yuvarlanarak daha da hızlanmama neden oldu.  Bu şekilde bir kaç saniye daha devam etmem hızımın çok artmasına neden olacak ve kontrolü bir daha ele geçmeyecek şekilde kaybetmeme neden olacaktı. Bu durumdan kurtulmak amacıyla yana yuvarlanarak o bilye görevi gören kar katmanından kurtulmaya çalıştım. Sürüklenmenin ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum. Mücadele esanasında kendimi sabitleyebilmek için defalarca elimdeki kırık baton parçasını kara sapladım fakat tutunamadım. Bu mücadele sırasında ters dönerek, yüzüstü ve baş aşağı kaymaya başladım. Bu bana elimdeki baton parçasını olabildiğince derine saplama şansı verdi ve nihayet asılı kaldım. Ayaklarımla destek sağlayarak çubuğa olana baskıyı azalttım ve nefes bile almadan sonuna geldiğini düşündüğüm ömrümü olabildiğince uzatmaya çalıştım.      
Sakinleşince ayaklarımı iönce birini daha sonra ötekini daha iyi bir şekilde basabilmek için karda açabildiğim oyuklara yerleştirdim. Bu arada aşağıya baktığımda dağevindekilerden  meraklı bir gurubun olup biteni izlediğini fark ettim. Onlarda bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.
Yavaş yavaş, küçük ilerlemelerle buz üzerinde basaklar oluşturarak yan yan buzul diliminden çıkmayı başardım. Bu arada Mehmet tehlikeyi diğerlerine haber vermiş ve  başta Sefer olmak üzere buzuldan herkesi tekrar dışarı çıkarmıştı.
Patika olmadığı için  kayaların üzerinden tekrar yürümeye başladık. Şansızlık yine yakamı bırakmadı. Botlarımın kaydırmazlığı sağlayan kauçuk tabanı çıktı. Ağrı dağındaki rehberimizin Mahmut’un başına da aynı şey gelmişti. Tabanın sıyrılan kısmını kesip atmış yola devam etmişti. Ben de öyle yaptım. Ancak bu kez ayakkabı çok kaygan bir hal aldı. Dağ evine kadar dikkatli bir şekilde yürüyerek ulaştım. Burada botlarımı trekking ayakkabılarım ile değiştirdim ve bu tip yürüyüşlerde isim yapmış marka botlarımı çöpe attım.
Dağ evinde kısa bir dinlenişten sonra eşyaları tekrar katırlara teslim ettik ve sırt çantalarımız ile gurubun önemli özelliği olan herkes kafasına göre ilerlemesi ilkesine sadık kalarak araçların bulunduğu 3200 metre rakıma doğru inmeye başladık. İranlı bir gurup genç katır çobanını yolda geçerek patikada yalnız kaldım.
Yorgunluk alameti olarak toz içindeki patikada ayağım kayıp, öyle düşüyordum ki, kafam her defasında yere çarpıyordu. İnsanın yorgunluktan ölebileceğine defalarca kez ikna olmuştum. Bedenim uykusuzluk ve yorgunluktan pes etmek üzereydi. Keyifli sayılabilecek bir patika idi. Dereler geçiyor ve akşam serinliğinde güzel bir manzara sunuyordu.Çevredeki her şey, her şeye benziyordu. Havanın kararmaya yüz tutmasıyla halüsinasyonlar (akrep, Atatürk, ağaç, ayı vs.) görmeye başlamıştım. 
Ay olmadığını ve zifiri karanlığı ön göremediğimiz için kafa lambası katırdaki çantada çoktan aşağı inmişti.  Sıkıntıya düşeceğimi fark ederek hızlandım. Sanırım yine arkamdan sadece Sefer geliyordu. Biraz sonra Olgun ve Hasan’ı yakaladım. Yanlarında bir el feneri vardı ancak pili çok zayıftı. Bir süre sonra el feneri iş görmez hale geldi ve patikayı kaçırmamaya çalışarak ışıkları yanan 3200 metre istasyonundaki mescide doğru yürüdük. Biz geldiğimizde Sefer hariç herkes oradaydı. Bir süre sonra o da karanlığın içinden ışıksız bir şekilde çıktı, geldi. Bir arazi aracına dolmaya çalıştık. Fakat gelirken iki araç vardı şimdi ise tek araç var. Ben yer kapma telaşı gütmediğimden yine açıkta kaldım. Rehber bana yer bulmak için indiğinde de onun yerine oturdum. Bir süre sonra rehbere yer bulanamadı. Rehber başka bir araçla gelecekti. Belki de atla gelecekti. İşin gerçeği dağda hiçbir işime yaramayan rehber gelmese de pek umurumda da değildi.
Rineh Köyündeki Dağ evine geri geldik. Burada konakladık mı? Hayır. Bir minibüs bulup Tahran’a doğru gece yoluna tekrar düştük. Geç saatte Tahran’ın (Ankara olsa Kızılay çevresi) diyebileceğimiz yerinde bir amele yatakhanesinde geceledik. O kadar dağ taş gezdim bir şey ısırmadı da o otelde sanırım bir tahta kurusunun hedefi oldum. En dar banyo duşakabininden daha dar bir banyo da duş aldım. Ancak uykumu da aldım. Sabah da kaçar adım çıktık bu otelden.
Bizi rehberimiz Atiye teslim aldı. Bundan sonraki rehberimiz bir Acem kızı. Ancak dağcı rehberimiz Mustafa’da peşimizi bırakmadı.
Sonrası İran macerası….
 
Murat SERT
DERDOSK Kurucu Başkanı


Facebook